Geçtiğimiz yıl Drau faciasının 80. yıl dönümünde anma etkinliği için Irschen Köyü’ne gitmiş, dönüşte hafızamızın yükünü ve sorumluluğunu anlatan bir yazı kaleme almıştım. O yazıda Kafkas Vakfı’nın yönetim kurulu ve gönüllülerinden bahsederken bu genç kadroyu şöyle anlatmıştım. “Bu genç kadro; kitaplar yayımlıyor, burslar sağlıyor, belgeseller üretiyor, okumalar, atölyeler, konferanslar, sempozyumlar düzenliyor. Çocuk kitabı yayımlamaktan Kafkasya’yı tanıtan kutu oyunu hazırlamaya kadar onlarca farklı işi başarı ile yapıyorlar. İstanbul’daki Kafkas sivil toplum koordinasyonunda önemli bir görev de üstlenen bu genç ve dinamik ekip, şimdi de 80 yıl sonra Drau’ya sahip çıkan öncü bir neslin temsilcisi olarak tarih önünde yerini alıyor. Sessizliğe terk edilmiş bir trajediyi uluslararası alanda görünür kılmak için gösterdikleri bu çaba; yalnızca bir vakfın değil, bir halkın hafızasına ve geleceğine sadakatin timsalidir. Bu gençlere ve kıymetli emeklerine sahip çıkmak, onların sesini yükseltmek hepimize düşen bir görevdir.”
Bu yıl ise aynı yolları yeniden geçerken, bu yolculuğun yalnızca bir anma olmadığını daha güçlü şekilde hissettim. Çünkü bu kez dikkatimi en çok çeken şey, sadece hatıraların değil; insanları, gençleri, şehirleri ve ülkeleri birbirine bağlayan büyük bir iradenin varlığıydı.
Yolculuk Viyana’da başladı.
21 Mayıs 1864 Büyük Çerkes Sürgünü ve Soykırımı için gerçekleştirilen anma programı, Maarif Vakfı’nın salonunda oldukça anlamlı bir atmosferde düzenlendi. Programa Avusturya’nın Türkiye Büyükelçisi Sn. Gürsel Dönmez Bey de katıldı. Kafkas Vakfı’nın hazırladığı ve Çerkes Soykırımını gözler önüne seren belgesel gösterimi büyük ilgi gördü. Aynı zamanda Drau faciasına ilişkin küçük ama etkili bir sergi de ziyaretçilerle buluştu. Hafızanın yalnızca anlatılarla değil, belgelerle ve görsel tanıklıklarla da korunabileceğini yeniden gördük.
Viyana’daki tek etkinlik bununla da sınırlı değildi. Adige Xase Avusturya derneği tarafından Tuna Nehri kıyısında düzenlenen 21 Mayıs anmasına da katıldık. Tuna’nın kıyısında yapılan o sessiz ve vakur anma, sürgünün yalnızca Kafkasya’nın değil, Avrupa’nın da hafızasında yankı bulan bir insanlık meselesi olduğunu yeniden hissettirdi.
Ardından Irschen Köyü’ne geçtik ve Drau faciasının anmasını gerçekleştirdik. Burada özellikle Irschen Köyü sakinlerine ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü bizi yalnızca misafir etmediler; bu hafızayı samimiyetle sahiplendiler. Karşılamadan organizasyonlara, anma programından yemek hazırlıklarına kadar her aşamada büyük bir içtenlikle yanımızda oldular. Drau Anıtı önündeki anmayı birlikte gerçekleştirdik. Hazırladıkları ikramlar, akşam yemekleri ve tüm süreç boyunca gösterdikleri yakın ilgi gerçekten çok kıymetliydi.
Belki de en anlamlı tarafı şuydu: Drau faciasında kendi ailelerinden, akrabalarından kayıplar vermemiş olmalarına rağmen, yıllar önce o topraklara sığınan Kafkasyalı mültecilerin yaşadığı acıyı sahipleniyor ve bu hafızanın yaşatılmasına destek veriyorlar. Bu yaklaşım, insanlık hafızası adına son derece değerli ve saygı duyulması gereken bir tavırdır.
Bu yolculuk boyunca zihnimde asıl yer eden şey, Kafkas Vakfı’nın ortaya koyduğu olağanüstü mobilizasyon gücü oldu.
Çünkü Avrupa’nın farklı ülkelerinden insanlar bir araya gelmişti. İngiltere’den, Belçika’dan, Fransa’dan, Almanya’dan gelen dernek yöneticileri, kanaat önderleri, gönüllüler ve gençler aynı hafızanın etrafında buluşuyordu. Üstelik bunu organize eden yapı, Avrupa’da büyük merkezleri olan bir kurum değil; büyük ölçüde gönüllülük ruhuyla hareket eden İstanbul merkezli bir vakıftı.
Bu gerçekten dikkat çekiciydi.
Ben İstanbul’dan Danimarka’ya gitmiş, oradan Viyana’ya geçmiş, ardından Irschen’e ulaşmıştım. Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelenler olduğu gibi Avrupa’nın farklı ülke ve şehirlerinden gelen çok kıymetli misafirler vardı. Ama en çok da gençler dikkat çekiyordu.
Kafkas Vakfı’nın yürüttüğü projeler kapsamında Avrupa’nın farklı şehirlerinde bulunan bu gençler, haftalardır yoğun bir çalışma yürütüyordu. Yaklaşık üç haftadır evlerinden uzaktaydılar. Buna rağmen Türkiye’ye ya da ailelerinin yanına dönmeden, doğrudan bu anma programına katılmak için yeniden yola çıkmışlardı. Yorgundular ama dağılmamışlardı. Tam tersine, başka bir sorumluluğa doğru yeniden hareket ediyorlardı.
İnsan o noktada şunu düşünüyor:
Bir vakfın gerçek gücü, yalnızca düzenlediği etkinliklerde değil; insanlarda oluşturduğu aidiyette ortaya çıkar.
Kafkas Vakfı bugün tam olarak bunu başarıyor.
İnsanları yalnızca bir programa çağırmıyor; onları aynı hafızanın, aynı sorumluluğun ve aynı yürüyüşün parçası hâline getiriyor. Üstelik bunu Türkiye’de değil, Avrupa’nın ortasında başarıyor. Sınırların, mesafelerin ve yoğun hayatların içinde insanları yeniden aynı masa etrafında toplayabiliyor.
Bu noktada Kafkas Vakfı Başkanı Sayın Veysel Arıhan’ı ve birlikte çalışan genç yönetim kadrosunu ayrıca tebrik etmek gerekiyor. Daha önce bu vakıfta görev yapmış ve başkanlık sorumluluğu üstlenmiş biri olarak, bugün ortaya konulan emeğin ve organizasyon kabiliyetinin ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi biliyorum. Genç yaşlarına rağmen büyük bir özveriyle çalışan bu ekip, yalnızca etkinlik düzenlemiyor; hafızayı diri tutan, insanları harekete geçiren ve farklı coğrafyalarda aynı ideal etrafında buluşturan güçlü bir yapı inşa ediyor.
Belki de benim için en etkileyici anlardan biri döndükten sonra yaşandı.
Gece geç saatte yolculuktan dönülmüştü. İnsan artık herkesin birkaç gün dinleneceğini düşünüyor. Fakat sabah uyandığımda sosyal medyada gördüm ki Kafkas Vakfı’nın gençleri ve gönüllülerinden bazıları bu kez kurban organizasyonu için Suriye’ye doğru yola çıkıyordu.
Bir grup yeni dönmüşken, başka bir grup başka bir coğrafya için hazırlanıyordu.
Bu yalnızca yoğun bir çalışma temposu değil; bir hareket kabiliyeti, bir adanmışlık ve ciddi bir organizasyon kültürüdür.
Bugün Kafkas Vakfı, yirmi dört saat yaşayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Dünyanın farklı noktalarında faaliyet gösterebilen, aynı anda farklı coğrafyalarda hafıza çalışmaları, gençlik projeleri, insani yardım faaliyetleri ve kültürel organizasyonlar yürütebilen bir vakıf hâline geldi.
Ve bunun hakkını teslim etmek gerekiyor.
Çünkü bazı kurumlar bina büyütür, bazıları bütçe büyütür. Bazıları ise insan yetiştirir, insan biriktirir ve insanları aynı ideal etrafında buluşturur.