Aynı Kökün Ayrı Düşmüş Dalları: Şam’dan Amman’a Seyahat Notları
Seyahat etmek, yalnızca coğrafi bir yer değiştirme veya yeni mekânlar görme faaliyeti değil; zihindeki tarih tasavvurunu somut bir zemine oturtma ve mekân üzerinden geçmişi yeniden anlama çabasıdır. Ziyaret edilen yerler asırlar boyunca farklı medeniyetlere ve İslam dünyasına merkezlik etmiş kadim şehirler olduğunda, bu tecrübe salt bir gözlemin ötesine geçerek canlı bir tarih okumasına dönüşür. Kafkas Vakfı bünyesinde gerçekleştirdiğimiz Şam ve Amman seyahati de benim için tam olarak bu nitelikte bir tecrübe oldu. Bir yandan Roma ve Bizans’tan Emevî, Eyyûbî, Memlük ve Osmanlı dönemlerine uzanan çok katmanlı tarihsel sürekliliği yerinde müşahede ederken, diğer yandan 19. yüzyıl Kafkas sürgününün ardından bu coğrafyaya yerleşen Çerkes kardeşlerimizle bir araya geldik. Diasporada inşa edilen kültürel hafızayı, gündelik pratikleri ve genç kuşakların kimlik arayışlarını doğrudan gözlemleme ve dinleme fırsatı bulduk. Nihayetinde bu yolculuk; farklı coğrafyalarda yaşasak da ortak hafızamızın, köklerimizin ve samimi kardeşlik bağlarımızın ne kadar diri olduğunu hissettiğimiz kıymetli bir buluşmaya dönüştü..
Şam’da Birinci Gün
29 Temmuz 2026 Çarşamba günü saat 07.15’te İstanbul Havalimanı’ndan kalkan uçağımız, yaklaşık iki saatlik yolculuğun ardından 09.30 sularında Şam’a indi. Havalimanındaki 50 dolar vize ücretini ödedikten ve bagaj işlemlerimizi tamamladıktan sonra ülkeye giriş yaptık. Grubumuzun diğer üyelerinin uçaklarının inmesine daha hayli vakit olduğu için bu süre zarfını çevreyi görerek değerlendirmeye karar verdik. Mihmandarımız İbn Rüşd Bey bizi önce Jobar bölgesine götürdü. Şam’ın doğusunda bulunan Jobar, Suriye İç Savaşı sırasında en ağır çatışmaların yaşandığı bölgelerden biridir. Özellikle savaşın yoğunlaştığı yıllarda bölgedeki yapıların büyük kısmı ağır hasar gördü veya tamamen yıkıldı. Burada yaptığımız kısa yürüyüş dahi hepimizi derinden etkiledi. Yıkılmış binalar, ıssız sokaklar ve savaşın geride bıraktığı o ağır enkaz; yakın tarihte yaşanan trajedinin soğuk gerçekliğini ilk andan yüzümüze çarptı. Daha birkaç saat önce İstanbul’un alışıldık koşturmacasından çıkmışken, Şam’a adım atar atmaz böyle bir manzarayla karşılaşmak hepimizi derinden sarstı ve daha ilk saatlerden itibaren bizi derin bir tefekküre sevk etti. Jobar’da uzun süre kalmadık. Grubun diğer kısmının gelişini beklemek ve biraz dinlenmek için otele geçtik. Akşam arkadaşlarımızın da Şam’a ulaşmasıyla hep birlikte yemek yedik. Daha sonra Suriye Çerkeslerinin kurmuş olduğu dernek binasına gittik. İlk ziyaretimiz daha çok tanışma mahiyetindeydi. Bizi oldukça sıcak karşıladılar. İkramlar yapıldı, sohbetler edildi. Daha ilk akşamdan burada bizi yalnızca misafir olarak değil, uzun zamandır tanıdıkları bir kardeş grubu gibi karşılayacaklarını hissettik. Günün yorgunluğuyla otelimize dönüp dinlenmeye çekildik.
Şam’da İkinci Gün
30 Temmuz Perşembe günü saat 13.30’a kadar serbest vaktimiz vardı. Birkaç arkadaşımla birlikte bu süreyi değerlendirmek üzere Şam’ın Osmanlı döneminden kalan eserlerini görmek için yola çıktık. İlk durağımız Süleymaniye Külliyesi oldu. Kanûnî Sultan Süleyman tarafından 16. yüzyılda yaptırılan külliye, Şam’daki Osmanlı mimarisinin en önemli örneklerinden biridir. Külliyenin Mimar Sinan’ın eserleri arasında kabul edilmesi, yapının Osmanlı mimarlık tarihi açısından önemini ayrıca artırmaktadır. Şam’ın Osmanlı hâkimiyetine 1516 yılında Mercidâbık Savaşı’nın ardından girmesiyle şehir yaklaşık dört asır boyunca Osmanlı idaresinde kaldı. Şam, özellikle Hicaz’a giden hac yolunun en önemli merkezlerinden biri olması sebebiyle Osmanlılar açısından ayrı bir öneme sahipti. İstanbul’dan hareket eden hac kafileleri burada toplanıyor, hazırlıklarını tamamlıyor ve büyük hac kervanı buradan hareket ediyordu. Bu nedenle şehirde hac yolculuğuyla bağlantılı çok sayıda vakıf, han, imaret ve diğer yapı meydana gelmişti. Ne yazık ki bizim ziyaretimiz sırasında külliye tadilatta olduğundan içeri giremedik. Bahçede bulunan son Osmanlı padişahı Sultan Vahdettin’in kabrini de ancak dışarıdan görebildik. Duvarın dışından fatihalarımızı göndererek bir sonraki durağımız için taksiye binip Babü’s-Sağîr Mezarlığı’na doğru yola çıktık. Babü’s-Sağîr, Şam’ın en eski mezarlıklarından biridir. İslam tarihinin ilk dönemlerinden itibaren önemini koruyan bu mezarlıkta ashab-ı kiramdan, Peygamber Efendimizin aile fertlerinden ve İslam tarihinin çeşitli devirlerine damga vurmuş mühim şahsiyetlerden pek çok zatın kabri bulunmaktadır. Burada Peygamber Efendimizin iki büyük müezzini ve güzide sahabisi Bilâl-i Habeşî hazretleri ile Abdullah Ümmü Mektûm hazretlerini ziyaret ettik. İslam’ın ilk yıllarında büyük fedakârlıklar gösteren bu iki güzel insanın kabirleri başında dua ettik. Ardından Peygamber Efendimizin muhterem hanımlarından Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe validelerimizin kabirlerini ve birkaç mühim zatın kabrini ziyaret ettik. Babü’s-Sağîr’deki ziyaretimizin ardından yeniden taksiye binerek Çerkes dernek binasına geçtik. Bu defa bizi Aza Team gençleri karşıladı. İlk günkü kısa tanışmanın ardından artık daha geniş bir program için bir araya gelmiştik. Dernek binasında yaklaşık 6-7 masa oluşturuldu. Masaların etrafında oturup Suriye’de ve genel olarak Çerkes diasporasında yaşayan insanların karşılaştıkları problemler üzerine uzun bir istişare gerçekleştirdik. Konuşmaların başlıkları oldukça çeşitliydi. Gençlerin kültürle ilişkisi, dilin ve geleneklerin sonraki nesillere aktarılması, derneklerin gençler üzerindeki etkisi, farklı ülkelerde yaşayan Çerkeslerin birbirleriyle iletişimi ve toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi gibi konular üzerinde durduk. Çerkeslerin Suriye’deki varlığı, 19. yüzyılda Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına gerçekleştirilen büyük göç hareketlerine kadar uzanıyor. 1864 sonrasında Osmanlı Devleti’ne gelen çok sayıda Çerkes muhacir Suriye, Ürdün ve imparatorluğun diğer bölgelerine yerleştirilmişti. Bugün Suriye ve Ürdün’de yaşayan Çerkes topluluklarının tarihî kökenlerini de büyük ölçüde bu göç hareketlerinde aramak gerekiyor. Müzakere masalarında yalnızca meseleleri tartışmadık; birbirimizin derdine, hissine ve neşesine de ortak olduk. Birbirimizi tanımaya çalışıyor, Çerkes diasporasının meseleleri üzerine konuşuyor, kimi zaman hararetli bir şekilde fikirlerimizi savunuyor, kimi zaman da aynı meseleye farklı açılardan bakıyorduk. Sohbet ilerledikçe ortam daha da ısınıyor, masalarda yalnızca meseleleri konuşmuyor, birbirimizi de daha yakından tanıyorduk. Baştan itibaren samimi olan bu ortam, günün sonunda oldukça güzel bir kaynaşmaya dönüştü. Akşam saatlerine doğru toplantılar sona erdi. Sonrasında ortam tamamen değişti. Zexes oyunları ve ev sahiplerimizin hazırladığı diğer çeşitli oyunlarla birlikte oldukça neşeli bir akşam geçirdik. Ardından çok güzel ve oldukça zengin bir akşam yemeği ikram edildi. Yemekten sonra ev sahiplerimiz bizi Kasyun Dağı’nın gece manzarasını görebileceğimiz yüksek bir noktaya çıkardılar. Kasyun’dan Şam’a baktığımızda gündüz gördüğümüz şehirden çok farklı bir manzara vardı. Aşağıda ışıklarıyla uzanan Şam, tarihin farklı dönemlerinde bölgenin en önemli şehirlerinden biri olmuştu. Şehir, özellikle Emevîler döneminde hilafet merkezine dönüşmüş; daha sonra Abbasîler, Eyyûbîler, Memlükler ve Osmanlılar dönemlerinde de bölgesel önemini korumuştu. Bir tarafta bu büyük tarih, diğer tarafta bir gün önce gördüğümüz Jobar’ın yıkıntıları vardı. Aynı şehrin bu iki yüzünü görmek, Şam’ın yakın tarihini anlamak bakımından oldukça mühimdi.
Şam’da Üçüncü Gün
31 Temmuz Cuma sabahı güne yöresel bir kahvaltıyla başladık. Kahvaltı yaptığımız mekân, Suriye mutfağının farklı yemeklerini tanımak için oldukça güzel bir fırsat sundu. Ardından Cuma namazını kılmak üzere Emevî Camii’ne geçtik. Emevî Camii, Şam’ın ve İslam mimarisinin en önemli yapılarından biridir. Caminin bulunduğu alanın geçmişi Roma dönemine kadar uzanmaktadır. Roma döneminde burada Jüpiter Tapınağı bulunuyor, Bizans döneminde ise aynı alan Vaftizci Yahya’ya adanmış bir kilise olarak kullanılıyordu. Emevî Halifesi I. Velîd döneminde, 8. yüzyılın başlarında burada büyük bir imar faaliyeti gerçekleştirildi ve mevcut yapı camiye dönüştürüldü. Böylece Roma, Bizans ve erken İslam dönemlerinin izleri aynı yapı kompleksi içerisinde birleşmiş oldu. Cuma namazını, kıraati gerçekten güzel olan imamımızın arkasında eda ettik. Namazın ardından caminin çevresini biraz daha gezdik. Emevî Camii’nin hemen yakınında bulunan önemli ziyaret noktalarından biri de Selahaddin Eyyûbî hazretlerinin kabridir. 1187 yılında Kudüs’ü Haçlılardan geri alan Selahaddin Eyyûbî, Orta Çağ İslam tarihinin en önemli hükümdar ve kumandanlarından biridir. Eyyûbî Devleti’nin kurucusu olan Selahaddin, Mısır, Suriye ve çevresinde siyasî birliği sağlamaya çalışmış; özellikle Kudüs’ün fethiyle İslam dünyasında önemli bir sembol hâline gelmiştir. Emevî Camii’nin hemen yanı başında böyle önemli bir tarihî şahsiyetin metfun bulunması, Şam’ın neden İslam tarihinin önemli merkezlerinden biri olduğunu bir kez daha gösteriyordu. Kabrin hemen yanı başında Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında bölgede görev yaparken hayatını kaybeden Türk hava şehitlerinin kabirleri de bulunmaktadır. Cuma namazının ardından Şam’ın meşhur Bektaş dondurmacısında dondurma yemeden Hamidiye Çarşısı’ndan ayrılmak olmazdı. Bektaş dondurmacısı, Şam’ın en meşhur dondurma mekânlarından biri. Sütlü ve kaymaklı dondurmalarımızı aldıktan sonra çarşı içerisinde biraz dolaştık. Hamidiye Çarşısı da başlı başına Şam’ın tarihî dokusunun önemli bir parçası. Osmanlı döneminde şehrin ticaret hayatının önemli merkezlerinden biri hâline gelen çarşı, bugün tarihî niteliğini korumanın yanı sıra günlük ticaretin canlı biçimde devam ettiği bir mekân olma özelliğini sürdürüyor. Çarşının içerisindeki dükkânlar, alışveriş yapan insanlar ve geleneksel ürünler, buranın yalnızca geçmişten kalan bir tarihî yapı olmadığını; Şam’ın gündelik hayatının hâlâ önemli bir parçası olduğunu gösteriyor. Dondurmanın verdiği enerjiyle kendimize geldikten sonra çarşıdan çıkıp eski Şam sokaklarına doğru yürümeye başladık. Yaklaşık iki saat boyunca şehrin bu tarihî bölümünü arşınladık. Eski Şam evleri, genellikle yüksek duvarlarla çevrili ve iç avlu etrafında şekillenen mimarileriyle dikkat çekiyor. Bu evlerde mahremiyetin korunması, sıcak iklim şartlarına uyum ve aile hayatının merkezî konumu, mimarinin şekillenmesinde etkili olmuş. Dar sokaklar boyunca ilerlerken bu geleneksel yapıların bir kısmını yakından görme fırsatı bulduk. Hristiyan mahallesinden de geçerek şehrin farklı topluluklarının tarihî merkezdeki izlerini de gördük. Buradaki yürüyüşümüzün ardından yakındaki Marj-al Sultan adlı Çerkes köyüne geçtik. Köyü ve dernek binasını ziyaret ettik. Akşam saatlerinde bizim ekip ile Aza Team’in gençleri bahçede birlikte oynadıkları Çerkes oyunlarıyla hepimizi şenlendirdiler. Günün sonuna doğru hep birlikte Suriye’nin meşhur dondurma ve şavurma mekânlarından birine geçtik. Şavurmalarımızı yerken bir yandan da günün kritiğini yaptık. Böylece Şam’daki üçüncü günümüzü de tamamlamış olduk.
Şam’da Dördüncü Gün
1 Ağustos Cumartesi günü Şam’daki son günümüzdü. Şehirden ayrılmadan önce sabah erkenden tek başıma İbnü’l-Arabî hazretlerinin kabrini ziyaret etmek üzere Sâlihiyye semtine doğru yola çıktım. Muhyiddin İbnü’l-Arabî, 1165 yılında Endülüs’ün Mürsiye şehrinde doğmuş, hayatının son yıllarını Şam’da geçirmiş ve 1240 yılında burada vefat etmiştir. Tasavvuf tarihinin en etkili isimlerinden biri olan İbnü’l-Arabî, özellikle Fütûhât-ı Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem adlı eserleriyle İslam düşüncesi üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Bugün kabrinin bulunduğu külliye, Osmanlı döneminde gerçekleştirilen ihya faaliyetlerinin de bir sonucudur. Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılında Şam’ı Osmanlı topraklarına katmasının ardından İbnü’l-Arabî’nin kabri yeniden ihya edilmiş, üzerine türbe ve cami inşa edilmiştir. Bu yapı, Osmanlıların Şam’daki tasavvufî mirasa verdiği önemin önemli örneklerinden biridir. Türbede bir müddet dua ettikten sonra yakındaki Abdullah Dağıstânî hazretlerinin kabrine geçtim. Fakat mekân kapalı olduğu için dışarıdan ziyaret etmek durumunda kaldım. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin kabrini de ziyaret etmek istedim lakin otelden ayrılma saatimiz yaklaştığından bu ziyareti başka bir zamana bırakmak zorunda kaldım. Saat 11 sularında otelden ayrılarak Ürdün’e doğru yola çıktık. Böylece Şam’a kısa süreliğine veda etmiş olduk. Ürdün sınırına ulaştığımızda uzun bir bekleyişle karşılaştık. Gümrük ve pasaport işlemlerinin ağır ilerlemesi sebebiyle sınır geçişimiz oldukça uzun sürdü. Nihayet Ürdün’e giriş yaptığımızda akşam saatleri yaklaşmıştı. Uzun yol ve araç içerisindeki yoğun klima sebebiyle oldukça yorgundum. Amman’a ulaştıktan sonra otele yerleşip kısa bir süre dinlendik. Ardından akşam yemeği için bir şavurmacıya gittik. Yemekten sonra Ürdün’de bizimle ilgilenecek ev sahiplerimiz yanımıza geldiler. Birlikte otelimizin hemen yakınındaki bir künefeciye geçtik. Burada yaşıtımız olan soydaşlarımızla tanışıp bir süre sohbet ettikten sonra, Şam’da başlayan kardeşlik ve muhabbet ikliminin Amman’da da aynı şekilde devam ettiğini görmek bizleri ziyadesiyle sevindirdi.
Amman’da Birinci Gün
2 Ağustos Pazar sabahı Ürdün’de bulunduğumuz süre zarfında bizimle ilgilenecek olan Abdullah, Nawaf ve Murat bizi otelden almaya geldiler. Üçü de seyahatimizin Amman ayağında bizimle yakından ilgilenen, şehrin farklı yerlerini görmemizi sağlayan kardeşlerimizdi. İlk olarak Amman’ın Roma döneminden günümüze intikal eden Amman Kalesi’ne vasıl olduk. Amman’ın tarihî geçmişi Roma döneminden daha eskiye gitmekle birlikte şehir, Roma döneminde Philadelphia adıyla önemli bir merkez hâline gelmişti. Roma İmparatorluğu’nun doğu topraklarında yer alan şehir, ticaret yolları üzerindeki konumu sayesinde gelişmişti. Bugün şehirde bulunan Roma Tiyatrosu, Citadel ve diğer arkeolojik kalıntılar bu dönemin en önemli hatıraları arasında bulunuyor. Tarihî bölgeyi gezdikten sonra yerel ürünlerin ve yemeklerin bulunduğu ferah bir mekâna geçtik. Burada Ürdün’e özgü çeşitli lezzetleri tattık. Akşam saatlerinde Ürdün Çerkeslerinin dernek binasına doğru yola çıktık. Dernek binasına vardığımızda oldukça ihtişamlı ve sıcak bir ortamla karşılaştık. Şam’da olduğu gibi aramızdaki saygı ve nezaketi hiç kaybetmeden, birbirimize ne kadar yakın ve aşina olduğumuzu gördük. Ürdün Çerkeslerinin geçmişi de 19. yüzyıldaki Kafkas göçlerine dayanıyor. Osmanlı Devleti tarafından Ürdün bölgesine iskân edilen Çerkes toplulukları, zaman içerisinde bölgenin sosyal hayatında önemli bir yer edinmişlerdir. Bugün Ürdün’deki Çerkesler, dernekleri ve kültürel faaliyetleri vasıtasıyla geleneklerini ve topluluk bağlarını yaşatmaya devam ediyorlar.
Amman’da İkinci Gün
3 Ağustos Pazartesi günü yine mihmandarlarımız tarafından otelimizden alındık. Bu defa Çerkes gençlerinin kurduğu ve gençlerin vakit geçirdiği bir kafeye gittik. Burada ev sahiplerimizle Ürdün’deki hayatları, Çerkes kültürü ve gençlerin derneklerle ilişkileri üzerine konuştuk. Sohbet ettikçe, aradaki mesafelere ve sınırların getirdiği ayrılığa rağmen aynı kültüre ve birbirimize olan bağımızın ne kadar güçlü olduğunu hissetmek içimizi ısıttı. Akşamki program için otele dönüp bir süre istirahat ettikten sonra Abdullah ve arkadaşları bizi alıp etkinlik alanına götürdüler. Burada tam anlamıyla bir şenlik havası vardı. Müzikler, oyunlar ve geleneksel eğlenceler gecenin önemli bölümünü oluşturuyordu. Çerkes kültürünün burada da gençlerin heyecanıyla yaşadığını görmek hepimize ayrı bir şevk ve mutluluk verdi. Birlikte kurduğumuz halka ve paylaştığımız neşe, gün boyu süren muhabbeti çok daha sıcak bir gönül birlikteliğine dönüştürdü. Uzun ve hareketli gecenin sonunda otelimize dönerken günün yorgunluğuna rağmen hepimizin yüzünde güzel bir akşamın bıraktığı tebessüm vardı. Ürdün’de geçirdiğimiz bu gün, yalnızca gezip gördüğümüz bir gün değil, Çerkes kardeşlerimizin kültürlerini nasıl yaşattıklarına bizzat şahit olduğumuz ve onlarla biraz daha yakınlaştığımız güzel bir hatıra olarak hafızamızda yer etti.
Amman’da Üçüncü Gün
4 Ağustos Salı günü sabah erken kalkarak Petra’ya gitmeyi düşündüm. Ürdün’e gelmişken Petra’yı görmek elbette isterdim. Nebatî Krallığı’nın en önemli merkezlerinden biri olan Petra, kayalara oyulmuş yapılarıyla dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biridir. Antik şehir, Roma döneminde de önemini korumuş ve günümüzde Ürdün’ün en önemli tarihî miraslarından biri hâline gelmiştir. Ancak Amman’dan Petra’ya gidiş-dönüşün yaklaşık sekiz saat sürmesi, gezinin önceki günlerinde biriken yorgunluk ve sıcak hava sebebiyle yeterli enerjiyi kendimde bulamadım. Bir dahaki sefere inşallah diyerek Petra’yı başka bir zamana bıraktım. Öğlene kadar uyuyarak dinlendikten sonra otelin lobisinde Abdullah ve arkadaşlarının bizi beklediğini öğrendim. Onlara katılarak biraz şehir turu yaptık. Amman’ın daha lüks mahallelerini gördük. Camilere uğramak istedik ancak Salı günlerinin temizlik günü olduğunu, bu sebeple namaz vakitleri dışında camilerin kapalı tutulduğunu öğrendik. Bu yüzden cami ziyaretimizi gerçekleştiremedik. Biz de bari dondurma yiyelim dedik ve dondurmalarımızı alıp yürümeye koyulduk. Sonra güneşin kavuruculuğundan kaçmak maksadıyla bir kahvecide biraz soluklandık. Günün bizim için en önemli kısmı ise akşam gerçekleşti. Abdullah’ın aile evine misafir olacaktık. Arabalara binerek aile evine doğru yola çıktık. Eve vardığımızda gerçekten çok güzel bir karşılamayla karşılaştık. Daha birkaç gün önce tanıştığımız insanlar, kısa zamanda bizi kendi ailelerinden biri gibi ağırlamaya başlamışlardı. Yemekler ikram edildi ve uzun uzun muhabbetler ettik. Yaklaşık iki saat boyunca burada kaldık. Bu ziyaret, seyahat boyunca gördüğümüz misafirperverliğin en samimi örneklerinden birini teşkil etmişti. Aile evinden ayrıldıktan sonra şehirdeki son durağımız Filistin manzaralı bir kafe oldu. Burada da bir süre oturup manzaranın seyrine daldık. Ürdün’deki Çerkes kardeşlerimizle geçirdiğimiz birkaç gün içerisinde aramızda gerçekten kuvvetli bir bağ oluşmuştu. İlk karşılaşmamızda birbirimizi tanımayan insanlar iken birkaç gün içinde birbirinden ayrılmak istemeyen dostlara dönüşmüştük. Gecenin ilerleyen saatlerinde otele döndük. Uzun vedalaşmaların ardından ertesi sabah İstanbul’a dönmek üzere hazırlıklarımızı yapmaya koyulduk.
Hâtime ve Şükran
Bu seyahatin düşünsel arka planını hazırlayan, farklı coğrafyalara dağılmış ortak hafızamızı yerinde idrak etmemize ve bu kıymetli buluşmanın gerçekleşmesine vesile olan Kafkas Vakfı’na ve emeği geçen tüm yöneticilerimize şükranlarımı sunarım. Şam’a ayak bastığımız ilk andan itibaren bizi derin bir hüsnükabulle karşılayan Suriye Çerkes Derneği mensuplarına, mihmandarlığı ve rehberliği için İbn Rüşd Bey’e; müzakere masalarındaki fikirleri, kurdukları oyun halkası ve tükenmeyen enerjileriyle ortak hafızamızın canlılığını hissettiren Aza Team gençlerine ve Marj-al Sultan köyü sakinlerine teşekkür ederim. Seyahatimizin Amman ayağında bizlerle yakından ilgilenen, kadim şehrin sokaklarını ve tarihini birlikte adımladığımız sevgili dostlarımız Abdullah, Nawaf ve Murat başta olmak üzere; kapılarını ve sofralarını tereddütsüz açan Abdullah’ın muhterem ailesine, şenlik alanındaki coşkuyu bizimle paylaşan tüm gençlere ve Ürdün Çerkes Derneği’ndeki büyüklerimize gönülden şükranlarımı arz ederim.
Sınırların ve mesafelerin ötesinde, aynı kültürel ve tarihsel mirası yaşatan herkese selâm olsun.











