Bir Yolculuğun Ardından: Hafıza, Aidiyet ve Yeniden Buluşma

Bazı yolculuklar insanı yalnızca başka coğrafyalara değil, kendi geçmişine de götürür. Bazı şehirler ise yalnızca bir şehir değildir; çocukluğun, ailen, hatıraların ve ait olduğun hikâyelerin bir parçasıdır. Benim için bu yolculuk da tam olarak böyleydi.

Kafkas Vakfı çatısı altında, ortak bir hafızanın ve ortak bir geleceğin izinde Suriye ve Ürdün’e gerçekleştirdiğimiz bu yolculuğun, bende bu kadar derin izler bırakacağını tahmin etmiyordum. Suriye ve Ürdün için böyle bir projenin planlandığını ilk duyduğumda çok heyecanlanmıştım. Özellikle 14 yıl sonra yeniden Suriye’ye gidecek olmak ve bunu böylesine güzel bir ekiple gerçekleştirecek olmak benim için çok özel bir anlam taşıyordu.

Birçok arkadaşımız gibi ben de Suriye’yi merak ediyordum. Ancak benim için bu merakın ötesinde başka bir anlamı vardı. Tam 14 yıldır Suriye’yi görmemiş, orada yaşayan akrabalarımdan uzak kalmıştım. Bu nedenle Şam’a dönüş düşüncesi bana zaman zaman gerçek değil, bir rüya gibi geliyordu.

Havalimanına vardığımızda bile nereye geldiğimi tam olarak idrak edememiştim. Kızlarla beni dayım karşılayıp bizi kalacağımız eve götürecekti.  Suriye Havalimanı’nda bekleyen insanları gördüğüm anda kalbim hızla atmaya başladı. İşte o an, 14 yıl sonra gerçekten Suriye’de olduğumu ve bunun bir rüya olmadığını hissetmeye başladım. Heyecanım daha da arttı; çünkü o bekleyen insanların arasında dayım da bizi bekliyordu. Onu gördüğüm an ayakta durmakta zorlandım. Çünkü aslında yalnızca dayıma değil, çocukluğuma da kavuşmuştum. Kızlarla birlikte eve geçip yerleştikten sonra başka kavuşmalar da yaşandı.  O ilk gün benim için çok duygusal geçti. 14 yıl sonra hem akrabalarıma hem de çocukluğumun geçtiği eve kavuşmuştum. Kapısından içeri girdiğim anda, yıllardır yalnızca hafızamda yaşayan birçok anı yeniden canlanmaya başladı. Ev bana küçülmüş gibi geldi; çocukken çok daha büyük olduğunu düşünürdüm. Her şey hem değişmiş hem de bir şekilde aynı kalmış gibiydi. Mekân aynıydı ama ben artık aynı çocuk değildim. Yıllar geçmiş, hayat değişmişti; fakat bazı şeyler sanki hiç değişmemiş gibiydi. Akrabalarımla vakit geçirdikçe, aslında geçen 14 yılın benden ne kadar çok şey götürdüğünü daha iyi hissettim. Onların arasında yıllar içinde güçlenmiş, benim ise uzaktan kaldığım çok güçlü bir bağ vardı. Aynı ailenin parçası olduğumu bilsem de, aralarında paylaşılan bazı anıların, hikâyelerin ve yaşanmışlıkların dışında kalmış olduğumu fark ettim. Bir yandan onlarla yeniden bir arada olmanın mutluluğunu yaşarken, diğer yandan kaçırdığım yılların ağırlığını hissettim.

İlk gün Rukeneddin’deki  Çerkes Hayır Derneği’ni ziyaret ederek oradaki Çerkeslerle tanıştık. Bizi büyük bir sıcaklıkla karşıladılar. Sohbet ettik, birbirimizi tanımaya çalıştık ve aslında aramızda yıllardır var olan ama hiç karşılaşmamış insanların ne kadar kolay yakınlaşabildiğine şahit olduk.

İkinci gün dernekte hem çalıştay gerçekleştirdik hem de gençlerle birlikte zexes yapma fırsatı bulduk. Benim moderatörlüğünü yaptığım masanın konusu “Ortak Projeler ve Somut Eylem Planı” idi. Türkiye’de yaşayan bir Çerkes genci olarak o masada fark ettiğim en önemli şeylerden biri, Suriye’de yaşayan Çerkes gençleriyle Türkiye’de yaşayan Çerkes gençlerinin aslında çok benzer hedeflere ve sorunlara sahip olmasıydı. Dilimizi, kültürümüzü ve kimliğimizi korumak; gençler arasındaki bağı güçlendirmek; gelecek nesillere bir şeyler aktarabilmek ve bu bağı sürdürülebilir hâle getirmek istiyorduk. Ülkeler farklıydı, yaşadığımız şartlar farklıydı ama beklentilerimiz aynıydı. Bu benim için çok etkileyiciydi. Çalıştay sırasında “Bu bağı nasıl daha da güçlendirebiliriz?” ve “Bundan sonra neler yapabiliriz?” diye düşünürken aklımıza  birçok proje fikri geldi. O an anladım ki ortak hafıza yalnızca geçmişi hatırlamakla ilgili değildi. Aynı zamanda geleceği birlikte kurabilmenin de bir yoluydu. Akşam ise Suriye’de yaşayan Çerkeslerin zexes geleneğini görme fırsatımız oldu. Türkiye’de yapılan zexeslerden bazı yönleriyle farklıydı ama bana tamamen yabancı gelmedi. Çünkü ben de çocukluğumdan beri annemden ve babamdan onların gençliklerine dair hikâyeler dinleyerek büyümüştüm. Zexesin ardından hep birlikte aynı sofraya oturduk. Dans ettik, sohbet ettik, yemek yedik ve uzun zamandır birbirini tanıyormuş gibi hissettiğimiz insanlarla güzel bir akşam geçirdik.

Üçüncü gün Eski Şam’da, geleneksel Şam evlerinden birinde kahvaltı yaptık. Eski Şam evlerini çocukluğumdan beri çok severim. O sabah hep birlikte kahvaltı yaptıktan sonra Emevi Camii’ne geçtik ve cuma namazını kılma fırsatı bulduk. Şam’a dair çocukluğumdan hatırladığım en belirgin şeylerden biri Emevi Camii, diğeri ise Şam yaseminleriydi. Yıllar sonra yeniden oraya gitmek ve caminin içini tekrar görmek bana büyük bir huzur verdi.

Aza Team’den arkadaşımız Bebars’ın rehberliğinde Eski Şam’ın sokaklarında dolaştık. Sokaklarda dikkatimi çeken şeylerden biri, çiçeklerin, özellikle yaseminlerin, eski taş binalarla iç içe olmasıydı. Savaşın bütün izlerine rağmen birçok tarihi yapının mimarisini hâlâ koruyor olması da dikkat çekiciydi. Bunun yanında, kiliselerin ve camilerin birbirine yakın, hatta yer yer yan yana bulunması da dikkatimi çekti. Farklı inançların yüzyıllardır aynı şehrin sokaklarında birbirine komşu olarak varlığını sürdürmüş olması, Eski Şam’ın taşıdığı kültürel zenginliği daha yakından hissetmemi sağladı.

Öğleden sonra Marj al Sultan’a doğru yola çıktık. Yol boyunca birçok yıkılmış ev gördük. İnsan bazı şeyleri haberlerde gördüğünde başka, gözünün önünde gördüğünde bambaşka hissediyor. O evlere bakarken ister istemez düşünüyorsunuz: Bir zamanlar o evlerde insanlar yaşadı. Çocuklar o evlerin bahçelerinde koştu, sofralar kuruldu, bayramlar kutlandı, hayaller kuruldu. Peki şimdi o insanlar nerede? Kimileri başka ülkelere savruldu, kimileri evlerine dönemedi, kimileri ise belki de o hayallerin altında kaldı…

Marj al Sultan’da halam yaşıyordu. Çocukken oraya birçok kez gitmiştim. Ancak yıllar sonra yeniden gittiğimde her şey o kadar değişmişti ki halamın evini ilk başta bulamadım. Halam beni dernekten alıp eve götürdü. Evin de yıkılmış olduğunu gördüm. Şimdi her şeyi yeniden, sıfırdan inşa etmeye çalışıyorlardı.

Eve vardığımda çocukluğuma ait anılar sanki yapbozun parçaları gibi yavaş yavaş birleşmeye başladı. O evin bahçesinde nasıl koştuğumu, kuzenlerimle hangi oyunları oynadığımızı, bahçede büyüttükleri hayvanları hatırladım. Sonrasında kuzenlerimden biri beni motorla Marj al Sultan köyünde gezdirdi. Eskiden burada Çerkeslerden başka insanların yaşamadığını anlatıyordu. Savaşın ardından köyün biraz da olsa demografisinin de değiştiğini, artık farklı topluluklardan insanların da burada yaşadığını gördüm. Akşam Marj al Sultan Hayır Derneği’nin  bahçesinde küçük bir ceug yaptık. Bir yandan biz dans ediyor, bir yandan çocuklar bizi izliyordu. Kimileri merakla seyrediyor, kimileri bahçede oyun oynuyordu.

Belki de o akşamın en güzel tarafı buydu.

Akşamın sonunda Aza Team ile birlikte yemek yedik. Ardından vedalaştık. Yalnızca birkaç gün geçirmiştik ama iki gün içinde aramızda çok güçlü bir bağ oluşmuştu. Bu yüzden vedalaşmak hiç kolay olmadı.

Ertesi sabah uyandığımızda artık Ürdün’e geçme zamanı gelmişti. Öncesinde akrabalarımla vedalaştım. Belki de yolculuğun en zor anlarından biri buydu.

Suriye’de dayımın evinde birlikte kaldığımız kızlar da benimle beraber vedalaştı. Teyzem onlara çok alışmıştı; ayrılmak onun için de kolay olmadı.

Suriye’de geçirdiğimiz her saniye benim için çok kıymetliydi. 14 yıl sonra yeniden orada olmak zaten başlı başına çok farklı bir duyguydu. Bir de Türkiye’de sürekli beraber olduğum arkadaşlarımın Suriye’ye ilk kez gelmelerine, heyecanlarına ve yaşadıkları duygulara şahit olmak benim için ayrı bir mutluluktu. Benim çocukken gördüğüm, hatırladığım yerleri onların da görmesi, aynı sokaklarda beraber yürümek ve onların heyecanını paylaşmak gerçekten çok güzeldi. Bazen onların gördüğü bir şey karşısında heyecanlanmalarını izlerken ben de o yeri sanki yeniden görüyormuşum gibi hissettim. Özellikle dernekte tanıştığımız gençlerin gözlerindeki ışık ve enerjiden çok etkilendim. Yıllardır devam eden savaşın bütün ağırlığına rağmen hâlâ hayalleri, hedefleri ve umutları vardı. Onlardan çok şey öğrendik.

Suriye’den Ürdün’e geçişimiz yaklaşık altı saat sürdü. Akşama doğru Ürdün’e vardık. Otele yerleştikten sonra hep birlikte yemek yedik ve ardından tatlı yemek için bir yere geçtik. O akşam Vakıf Başkanımız Sayın Veysel Arıhan bizi Abdullah Abi ve Nawaf ile tanıştırdı. Bu yolculuk boyunca bize eşlik edeceklerini ve Ürdün’de bizi gezdireceklerini öğrendik. Abdullah Abi biraz Türkçe biliyordu. Kendini tanıttıktan sonra Arapça sohbet etmeye başladık. Nereleri görmek istediğimizi, neler yapmak istediğimizi sordu. Bu gezinin bizim için güzel geçmesi için elinden geleni yapacağını ve bizimle tanıştığı için çok mutlu olduğunu söyledi. Onun heyecanı bize de geçti.

Ertesi sabah Abdullah Abi, Murad ve Nawaf bizi arabalarla alarak Amman’ı gezdirdiler. Öncelikle bizi şehri gören bir müzeye götürdüler. Ardından birlikte yemek yedik, sohbet ettik vee birbiriizi daha yakından tanıma fırsatı bulduk.

Akşam ise Çerkes Hayır Derneğini ve Al-Jeel al Jadeed derneklerini ziyaret ettik. Her yerde Suriye’de olduğu gibi büyük bir sıcaklıkla karşılandık. Yeni yapılan Hayır Derneğini görme fırsatımız oldu. Gençlerle ve dernek üyeleriyle oturup uzun uzun sohbet ettik.

Ertesi gün Abdullah Abi, Murad ve Nawaf bizi üç kız kardeşin açtığı bir Çerkes kafesine götürdüler. Buranın özellikle Çerkes gençlerinin buluşma noktalarından biri olduğunu öğrendik.

Akşama doğru Çerkes Hayır Derneği’nin Naur şubesine gidip düzenlemiş oldukları kermese katıldık. Çerkes yemeklerinin ve kültürel ürünlerin bulunduğu birçok stant kurulmuştu. İnsanlarla tanıştık, sohbet ettik ve birlikte küçük bir ceug yaptık. O akşam kendimizi hiç yabancı hissetmedik.Herkes bizimle konuşmak için yanımıza geliyor, nereden geldiğimizi soruyor, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince sohbet etmeye çalışıyordu. Hatta bazıları Türk dizilerinden Türkçe öğrenmişti ve bizimle Türkçe konuşmaya çalışıyordu.

Ürdün’deki son günümüzde yine Amman’da bir şehir turu yaptıktan sonra Abdullah Abi’nin evine gittik. Ailesi bizi evlerinde ağırlamak için hazırlık yapmıştı. Birlikte yemek yedik, sohbet ettik ve onun ailesiyle tanışma fırsatı bulduk. Daha sonra bizi Filistin’i gören bir tepeye götürdüler. Bir kafede oturduk. Karşımızda Filistin vardı. O manzaraya bakarken hissettiklerimi kelimelere dökmek kolay değil. Bir yanda birkaç gün boyunca savaşın izlerini kendi gözlerimle gördüğüm Suriye, diğer yanda uzaktan bakabildiğim Filistin… Haritada birbirine yakın görünen bu coğrafyaların insanların hayatlarında ne kadar büyük hikâyeler taşıdığını düşündüm. Sınırlar, ülkeler ve mesafeler vardı; ama aynı zamanda ortak acılar, ortak hatıralar ve ortak umutlar da vardı. O tepede manzaraya bakarken, bu yolculuğun aslında yalnızca bir gezi olmadığını bir kez daha hissettim. Daha sonra Abdullah Abi bizi otele bıraktı ve vedalaştık.

Bir yolculuğun sonunda insanın yanında götürdüğü şey bazen fotoğraflardan, hediyelerden veya gezilen yerlerden çok daha fazlasıdır. Ben bu yolculuktan hafızalar, dostluklar, yeni fikirler ve geleceğe dair daha güçlü bir inançla döndüm.

Bu yazının sonunda özellikle teşekkür etmek istediğim birçok insan var.

Suriye’de bizi en güzel şekilde ağırlayan Çerkes Hayır Derneği’ne; Aza Team’den Mohammad Sharef’e, yolculuğumuzun en güzel anlarını fotoğraflarıyla ölümsüzleştiren Mohammad Bashkhaz’a, Masal’a, Teghah’a, Bebars’a, Shamel’e ve tüm Aza Team ekibine gönülden teşekkür ederim.

Ürdün’de ise bizi yalnız bırakmayan, şehirlerini, evlerini ve sofralarını bizimle paylaşan Abdullah Abi’ye, Murad’a ve Nawaf’a çok teşekkür ederim.

Onların misafirperverliği bu yolculuğun en güzel hatıralarından biri olarak hafızamızda kalacak.

Bu yolculuğun gerçekleşmesinde emeği olan Kafkas Vakfı’na ve bu projede emeği geçen herkese ayrıca teşekkür ederim.

Bu proje bana gençlerin yalnızca geleceğin temsilcileri değil, bugünün de önemli aktörleri olduğunu bir kez daha gösterdi. Farklı ülkelerden ve farklı hayat deneyimlerinden gelen gençlerin bir araya gelmesi, birbirlerini tanıması ve birlikte vakit geçirmesi bile başlı başına çok kıymetli. Çünkü bazen bir ülkeyi tanımak için sadece sokaklarını gezmek yetmiyor; orada yaşayan insanlarla aynı sofraya oturmak, sohbet etmek, onların hikâyelerini dinlemek gerekiyor. Farklı bir ülkeyi görmek, başka bir kültürü tanımak ve hiç tanımadığınız insanlarla bir araya gelmek insanın dünyaya bakışını gerçekten değiştiriyor.

Sanırım gençlerin bu tür projelerde yer alması tam da bu yüzden çok önemli. Birbirimizi tanıdıkça önyargılar azalıyor, mesafeler kısalıyor ve hiç tanımadığımız insanlarla aramızda gerçek bağlar kuruluyor. Birlikte yapılan bir çalışma, paylaşılan bir yemek, uzun bir sohbet ya da birlikte edilen bir dans bile bazen insanları birbirine yakınlaştırmaya yetiyor.

Bu yolculuk bana bir kez daha gösterdi ki bizi birbirimize bağlayan şeyler, aramızdaki mesafelerden çok daha güçlü.

İyi ki hatırlıyoruz. İyi ki birbirimizi buluyoruz. İyi ki birlikteyiz.

 

[ssba]

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.