Mecnun’un Geçtiği Yerlerden: Suriye’ye Dair

Bazı şehirlerden ayrılırken valizinize birkaç eşya sığdırırsınız; bazı şehirlerden ayrılırken ise o şehrin bıraktıkları zaten içinize yerleşmiştir. Ben Suriye’den ayrılırken zihnimdekilerin yanı sıra bir kitabın yanmış sayfasını götürdüm. Bir fizik kitabından kopmuştu. Kenarları yanmaktan kararmış, harfleri ise yer yer silinmişti. Bu kitap sayfasının kime ait olduğunu bilmiyordum. Hangi sıranın üzerinde açıldığını, onu okuyan gözlerin ileriye ve bulunduğu an’a dair ne hayal ettiğini de…

Arkadaşlarımla birlikte Şam’a doğru yola çıktığımda içimde ne büyük beklentiler ne de önyargılar vardı. Bana eşlik eden tek duygu meraktı. Fakat şehre vardığımda karşılaştığım şey yalnızca bir şehir değil, geçmişiyle hâlâ yaşayan bir hafızaydı. Bu hafızayı insanlarıyla birlikte keşfetmek benim için oldukça önemliydi. Bu merakı içimde taşıyarak, aracımızla havalimanından ayrıldık. İlk önce Cobar bölgesine geldik. Şam’ın farklı noktalarında savaşın izlerine rastlamak mümkündü; ancak bu izlerle ilk kez burada, bütün gerçekliği ve ağırlığıyla karşılaştık. Bombalanmış, peş peşe yıkılmış binalar, tek renkle çizilmiş kasvetli bir tabloyu andırıyordu. Ben de bu tablonun içinde bir renk arıyordum. Bir süre sonra iki yıkık binanın arasında koyu mor çiçekler açmış bir çalılık dikkatimi çekti. Adını sorduğumda Mecnun “deli” dediler. Her yerde, en umulmadık yerlerde bile inatla yetişebildiği için bu isim verilmişti. O an, bu çalılık bana Fuzûlî’nin mesnevisindeki çölde dolaşan Mecnun’a yapılmış sessiz bir nazire gibi göründü. Harabelerin arasında bile hayatın hâlâ bir yol bulabildiğini anlatıyordu. O günden sonra gezim boyunca bu Mecnun çalılığı bana eşlik etti. Kimi zaman bir duvar dibinde, kimi zaman bir köşe başında karşıma çıkıyor; yıkımın ortasında bile hayatın ve umudun tamamen kaybolmadığını hatırlatıyordu.

Suriye’de geniş bir Çerkes diasporası olduğunu biliyorduk. Projemiz kapsamında ilk olarak, arkadaşlarımız ve büyüklerimizle birlikte Şam’da bulunan Çerkes Hayır Derneği‘ni ziyaret ettik. Bizleri son derece sıcak ve samimi bir karşılama bekliyordu. Burada, dernek gençlerinin oluşturduğu AZA Team ile tanışma fırsatı buldum. İlk andan itibaren enerjileri, çalışkanlıkları ve ortaya koydukları gayret dikkatimi çekti. Kısa sürede, yalnızca faaliyetleriyle değil, misafirperverlikleri ve içtenlikleriyle de hayranlık uyandıran bir ekip olduklarını gördüm. O akşam ziyaret boyunca zihnimde yer eden en güçlü duygu, mesafelerin aslında sanıldığı kadar önemli olmadığıydı. Farklı coğrafyalarda büyümüş olsak da aynı hatıraların, benzer değerlerin ve ortak bir aidiyet hissinin etrafında buluşuyorduk. Biz onlardandık, onlar da bizdendi.

İkinci günümüzde yeniden Suriyeli Çerkes arkadaşlarımızla dernek binasında buluştuk. AZA Team gençleri bizleri bekliyordu. Her birinin yüzünde gördüğüm samimiyet ve içtenlik daha ilk anda kendini hissettiriyordu. Gördüğümüz bu sıcak ilgi ve misafirperverlik ise bende bir mahcubiyet duygusu da uyandırıyordu. Yıllardır yaşadıkları tüm zorluklara ve ülkelerinin içinde bulunduğu zorlu şartlara rağmen taşıdıkları pozitif enerji, zaman zaman kendimi de sorgulamama neden oluyordu. Şikâyet etmeyi alışkanlık hâline getirdiğimiz birçok şeyin, aslında ne kadar önemsiz olduğunu onların yüzlerindeki tebessümde görmek mümkündü. Bu tavırları yalnızca hayranlık uyandırmıyor, aynı zamanda insana umut da veriyordu. 

Daha sonra genç arkadaşlarımızla birlikte günümüze ve geleceğe dair düşüncelerimizi paylaştığımız bir ortak akıl çalıştayı gerçekleştirdik. Farklı masalarda oluşturulan gruplarda, Türkiye’den gelen Çerkes gençlerle Suriye’de yaşayan Çerkes gençler çeşitli konu başlıkları etrafında bir araya geldi. Kimliğin korunmasından gençlik çalışmalarına, kültürel faaliyetlerden geleceğe yönelik beklentilere kadar pek çok mesele karşılıklı fikir alışverişi içerisinde ele alındı. Farklı ülkelerde yetişmiş olsak da benzer kaygıları, hedefleri ve umutları paylaştığımızı görmek, çalıştayın en dikkat çekici yönlerinden biriydi. Bu sohbetler bana, aramızdaki iletişimin çok daha güçlü olması gerektiğini düşündürdü. Coğrafyalar farklı olsa da hissedilen bir yabancılık yoktu. Sanki uzun zamandır görüşemeyen dostlar yeniden aynı masanın etrafında buluşmuş gibiydi. Ortak tarihimiz, kültürümüz ve hafızamız, aramızdaki mesafeleri çoktan ortadan kaldırmıştı.

Gerçekleştirdiğimiz çalıştayın ardından Prof. Dr. Fethi Güngör tarafından gençlere yönelik kısa bir eğitim programı gerçekleştirildi. Eğitimin ardından Kafkas Vakfı Başkanı Veysel Arıhan, vakfın yürüttüğü projeler ve faaliyetler hakkında bilgi verdi. Özellikle gençlere yönelik çalışmaların ve farklı alanlarda hayata geçirilen projelerin Suriyeli Çerkes gençler tarafından ilgiyle takip edildiğini görmek memnuniyet vericiydi. Yapılan sunum, gelecekte ortak çalışmaların geliştirilebileceğine dair umut verici bir tablo ortaya koydu. Suriye’deki Çerkes gençlerinin bu programlara yönelik heves ve heyecanları ise dikkat çekiciydi. Ancak beni asıl etkileyen şey, bu ilgi ve isteklerine rağmen sergiledikleri mütevazı tavır oldu. Karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen öğrenmeye açık, çalışkan ve gösterişten uzak duruşları, onlara duyduğum saygıyı daha da artırdı. 

Günü, gece gerçekleştirilen bir zexes (buluşma, sohbet) ortamıyla noktaladık. Çeşitli oyunların oynandığı, sohbetlerin edildiği bu buluşma yalnızca eğlenceli bir vakit geçirmekten ibaret değildi. Zexes boyunca gençlerin xabzeye (örf ve âdet) olan hâkimiyetini görmek oldukça etkileyiciydi. Büyük-küçük ilişkilerinden hitap şekillerine, söz alma usullerinden misafire gösterilen hürmete kadar birçok davranışta xabzenin yaşayan bir kültür olarak varlığını sürdürdüğünü hissetmek mümkündü. Özellikle gençlerin bu kuralları bir zorunluluk olarak değil, doğal bir yaşam biçimi olarak benimsemiş olmaları dikkat çekiciydi. Gecenin en değerli taraflarından biri de buydu. Çünkü kültürün gerçek anlamda yaşaması, yalnızca kitaplarda veya anlatılarda korunmasıyla değil, gündelik hayatın içinde uygulanmasıyla mümkündür. O gece gördüğümüz tablo, Çerkes kültürünün ve xabzenin Suriye’deki gençler arasında hâlâ canlı bir şekilde yaşatıldığını gösteriyordu. Bütün bunlar ise samimi ve sıcak bir atmosfer içerisinde gerçekleşiyor, geceye ayrı bir anlam katıyordu.

Suriye’deki üçüncü günümüze Emevi Camii’nde başladık. Cuma namazını da burada eda ettik. Bu cami, sahip olduğu tarihî ve manevi atmosferle bende farklı bir his uyandırdı. Ancak o gün aklımda en çok yer eden şey caminin ihtişamından ziyade, orada şahit olduğum küçük bir sahne oldu. Namaz için saf tuttuğumuz sırada, benden yaşça büyük bir kişi dikkatimi çekti. Başını hafifçe yukarı kaldırmıştı. İlk bakışta dua ediyor gibi görünüyordu; fakat biraz daha dikkatle bakınca bunun sıradan bir dua olmadığını hissettim. Belki de daha önce böyle bir içtenliğe şahit olmamıştım. Dua etmiyor, adeta yakarıyordu. Sanki yalnızca sözleriyle değil, bütün varlığıyla yönelmişti. Yüzündeki ifade, ellerindeki titreklik ve içtenliği tarif etmek kolay değil.Aynı safta Çerkesler, Araplar, Türkmenler ve daha nice insan omuz omuza durmuştu. Dilleri, kültürleri ve hayat hikâyeleri farklı olsa da o an hepsinin yöneldiği kapı aynıydı.Emevi Camii’nin asırlardır koruduğu ruh belki de tam olarak buydu; insanları farklılıklarıyla bir araya getirirken, onları aynı duanın ve aynı ümidin etrafında buluşturabilmek. 

Emevi Camii’nde kıldığımız cuma namazının ardından, AZA Team’den arkadaşlarımızla birlikte eski Şam sokaklarını keşfe çıktık. Bu gezide bize, Bibars isimli kardeşimiz rehberlik etti. Şehrin tarihî dokusunu ve gündelik hayatını onun anlatımları eşliğinde görme fırsatı bulduk. Dar sokakları, eski çarşıları ve yüzyılların izlerini taşıyan yapılarıyla Şam, her adımda geçmişle bugünü bir araya getiren canlı bir açık hava müzesini andırıyordu. Şehre ilk adım attığım zaman hissettiğim o hafıza duygusu, eski Şam sokaklarında dolaştıkça daha da belirginleşti. Burada yalnızca insanların değil, taşın da hafızası vardı. Asırlardır aynı yerde duran duvarların, evlere açılan ahşap kapıların, aşınmış yolların ve sokakların anlatacak hikâyeleri bulunuyordu. Şam, kendisini yüksek sesle anlatan bir şehir değildi; aksine dikkatle dinleyene birçok şeyi fısıldıyordu. Elbette bu gezdiğimiz yollar boyunca Mecnun da bize eşlik etmeyi sürdürüyordu. Harabelerin arasında gördüğüm o koyu mor çiçekli çalılık, eski Şam’ın sokaklarında da kimi zaman bir duvar dibinde, kimi zaman bir köşe başında karşıma çıkıyordu. Sanki şehrin hafızasına eşlik eden sessiz bir yol arkadaşı gibi, gezi boyunca bizi takip ediyordu.

Eski Şam gezimizi tamamladıktan sonra arkadaşlarımız ve AZA Team ile Şam yakınlarında bulunan Marj el Sultan adlı Çerkes köyünü ziyaret ettik. Köye doğru ilerlerken savaşın bıraktığı izler yol boyunca kendini gösteriyordu. Yıkılmış yapılar, hasar görmüş binalar yakın geçmişte yaşananların sessiz tanıkları gibiydi. Ancak bütün bu manzaranın yanında, vardığımız zaman köy halkının sıcaklığı ve bizi karşılamaktaki heyecanı da aynı derecede hissediliyordu. Savaşın izleri ile insanların yaşama azmi yan yana duruyor, biri diğerini gölgeleyemiyordu. Köye ulaştığımızda dernek binasında büyüklerimizin de katılımıyla bir tanışma toplantısı gerçekleştirdik. Yapılan sohbetler sırasında hem köyün geçmişine hem de bugününe dair bilgiler edinme fırsatı bulduk. Ardından dernek binasının avlusunda gençlerin katılımıyla kısa bir ceug (düğün) ortamı oluştu. Sohbetler ve oyunlar eşliğinde geçen bu anlar, köyün taşıdığı bütün zorlukların ötesinde güçlü bir hayat damarının hâlâ attığını gösteriyordu. Bütün yaşanan zorluklara rağmen geleneklerin ve aidiyet duygusunun canlılığını koruyor olması, insanların gözlerindeki umut ışığını görebilmek oldukça etkileyiciydi. Belki binalar yıkılmış, sokaklar değişmiş, savaş hayatın akışını derinden etkilemişti; fakat insanların hafızasında ve yaşamında değerler varlığını sürdürüyordu. Marj el Sultan’da gördüğüm şey, yalnızca bir köyün ayakta kalması değildi. Aynı zamanda bir toplumun kimliğini, kültürünü ve aidiyet duygusunu bütün zorluklara rağmen koruyabilme iradesiydi. Bu nedenle burada yalnızca geçmişin acı izleriyle değil, geleceğe dair büyüyen umutlarla da karşılaşmak mümkündü.

Suriye’de arkadaşlarımla birlikte geçirdiğim dolu dolu üç günün ardından, dördüncü günün sabahında Ürdün’e doğru yola çıktık. Şam’dan ayrılırken geride yalnızca ziyaret ettiğimiz mekânları değil, zihnimizde ve kalbimizde yer eden birçok hatırayı da bırakıyorduk. Bu kısa yolculuk boyunca karşılaştığım insanlar, dinlediğim hikâyeler ve şahit olduğum manzaralar bana aslında bildiğim, fakat zamanla üzeri tozlanmış bazı hakikatleri yeniden hatırlattı. Çerkesler dünyanın farklı coğrafyalarına dağılmış bir halk olabilirler; ancak benlikleri, hafızaları ve aidiyet duyguları her zaman ortaktı. Şam’da, Marj el Sultan’da ya da bir dernek binasının avlusunda karşılaştığım insanların bakışlarında, sohbetlerinde ve davranışlarında bunu hissetmek mümkündü. Aramıza sınırlar girmiş, farklı ülkelerde büyümüş ve farklı hayatlar yaşamış olabilirdik; fakat ortak tarihimiz, kültürümüz ve değerlerimiz bizi birbirimize bağlamaya devam ediyordu. Belki de bu yolculuktan aklımda kalan en güçlü duygu buydu: Mesafeler uzaklaştırabilir, fakat aidiyet hissi korunduğu sürece insan kendinden olanı dünyanın neresinde olursa olsun tanıyabiliyor. Belki de ihtiyaç duyduğumuz şey, çölde dolaşan Mecnun’un sadakatiyle her şeye rağmen yürümeye devam edebilmekti. Ya da savaşın izleri arasından inatla filizlenen, her köşe başında yeniden karşıma çıkan Mecnun isimli çalılığın azmine sahip olmak. Çünkü umut, çoğu zaman en elverişli şartlarda değil; yıkıntıların arasında, zorlukların ortasında ve vazgeçmek için sayısız sebep varken kök salıyordu. Şam’dan ayrılırken yanımda götürdüğüm şey de biraz buydu: Hafızasını kaybetmeyen bir şehrin, aidiyetini kaybetmeyen insanların ve her şeye rağmen açmaya devam eden bir mecnunun sessizce öğrettiği umut.

Mahir Erdem SAY

[ssba]

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.