Haritalara Sığmayan Bağlar: Şam’dan Amman’a

İnsanın hiç gitmediği ülkelerde, daha önce hiç görmediği yüzler arasında kendini ‘evinde’ hissetmesi nadir görülen bir hismiş. Suriye’ye geldiğimiz ilk gün aidiyetim o kadar yüksekti ki sanki hiç mesafeler araya girmemişti. Her gün görüştüğümüz insanlarla yeniden tanışıyor gibiydik. Bizleri o kadar derinden kucaklamışlardı ki zaman ve mekân algımı yitirmiştim. Yeni tanıştığım bu duyguların başlangıcıydı bu halbuki.

Arkadaşım Taya ailesine yıllar sonra kavuşmuştu. O anlara şahit olmak sanki ben de kavuşuyormuşum gibi hissettirmişti bana. Meğer gerçekten ben de kavuşuyormuşum. Onun ailesi üç günde bizim de ailemiz olmuştu. Dillerimiz bile bir olmasa da sadece mimik ve içten sarılma ile bile anlaşabiliyorduk.

Buradaki ilk gecemizde Çerkes Hayır Derneği bizleri ağırladı. Birlikte vakit geçirdikçe hepimizde fark ettiğim en önemli faktör aslında aynı kültürümüzden gelen benzerlikti. Hepimiz her ne kadar uzakta olsak da mesafeler bizi etkilememiş aslında aynı kültürün eserleriydik. AZA Team ile beraber çalıştay yaptığımızda aynı fikirlerin araya mesafe girmiş hâliydi. Sorunlarımız ve kaygılarımız aynıydı: Kültürümüzü yaşatmak ve aktarmak. Bizler aslında hep birmişiz hiç ayrılmamışız. Tek fark onlar bir savaşın içinde savaş vermişlerdi. Savaşın onlarda izler bıraktığını, hem de yüksek mücadele gereken izler olduğunu gördüm. Ama bu izler onları amaç ve hedeflerinden alıkoymamıştı. Her şeyin daha daha iyi olması için ellerinden gelenin fazlasını ortaya koyuyorlardı. Bizlere hissettirdikleri duygularda da bu kadar cömertlerdi. O kadar iyi bir gece ve o kadar iyi bir ağırlamaydı ki aklımdan geçen tek şey “Biz onların haklarını nasıl ödeyeceğiz?” olmuştu.

İkinci günümüzde beraber eski Şam sokaklarındaydık. Emevi Camii hep görmek ve hissetmek istediğim bir mekândı. Burada namaz kılmanın şansını yüreğimde hissediyordum. Olduğum mekânın algısını yeni hissetmeye başlamıştım, sokakların ahengi arasında hangi tarafa baksam diğer taraf eksik kalıyordu. Gezimizde bize rehberlik eden Bibars’ın bizler için özel olarak hazırladığı gezi haritasını elime aldığımda, gösterilen bu zarafet ve ince düşünce karşısında bir kez daha minnettar kaldım her şeye.

Bu güzel gezintiden sonra Çerkes köyü olan Marj el-Sultan köyünü ziyaret ettik. İstisnasız her evde her yerde Çerkes bayrağı vardı. Burada yıkılmış binalar, bırakılmaya zorlanmış yaşanmışlıklar gördüm. Verdikleri mücadelenin çok küçük kısmına şahit olmama rağmen oldukça zorlandım. Derneğin bahçesine doğru gittiğimizde bizi yine çok güzel insanlar karşılıyordu. Buradaki her şey zamanında yağmalanmış fakat o kadar güzel onarmışlardı ki geçmişin üstünü elleriyle kapatmışlardı. Tıpkı yaşadıkları zorlukları kendi kalplerinde onardıkları gibi. Köy halkından bizim geldiğimizi duyan herkes tek tek geliyordu ve istisnasız hepsi bizleri özel olarak ağırlamak istiyordu. Bu durum bile içimde tek birdüşünceyi yankılatıyordu: Buraya tekrar gelmeli, onlara daha çok vakit ayırmalıyım.

Ürdün’e geçtiğimiz gün ayrılık vakti geldiğinde, üç günde var olan ailemizi bırakmak zorunda olmak derin bir kedere boğmuştu. Ama bir yandan onları tekrar göreceğimi hissediyordum, çünkü ailede hiç kopmayan bağlar örülür.

Ürdün’de bizi bekleyen başka aile üyelerinden, yeni kopmayacak bağlardan habersizdim. Burada bizi tanımayan, geldiğimizi yeni öğrenen o güzel insanlar canla başla bizimle dört gün boyunca ilgilendiler. Planlamalar oluşturup bizi gezdirmeye başladılar. O kadar karşılıksız, hiçbir gayeleri olmadan bizlerle o kadar iyi ilgileniyorlardı ki sürekli iç dünyamda kendimle tartışıyordum; onları bize bağlayan tek şey Çerkes olmamızın da ötesindeydi.

Ürdün’de ikinci günümüzde Çerkes Hayır Derneğini ve Al-Jeel al-Jadeed Kulübünü ziyaret ettik. Burada kurdukları dernek çok ihtişamlı ve göz kamaştırıcıydı. Bir yandan dans kursundan gelen Çerkes müzikleri ve dans eden insanlar atmosferi anında doldurmuştu. Ertesi gün derneğin Naur pazarındaydık. Etraf tam olarak bir şenlik, festivaldi. Meraklı bakışlar arasında gezindiğimiz her stantta insanlarla tanışıp anında bağlar kurabiliyorduk. Yine bizlere gelen yoğun ilgi altında mahcubiyet duyuyordum. Danslar, şarkılar, beraber gülüp eğlenmek ve anın tadını çıkarmak… Hiç unutmamak için sürekli kendime hatırlatma yapmaktayım.

Son gün bizi gezdiren arkadaşlarımızdan Abdullah ve ailesi bizleri evine davet etti. Onun ailesi birkaç saat içinde bizim de ailemiz olmuştu. Öyle ki İstanbul’a döndüğümde bile ailesi, oradayken geçirdiğim ufak rahatsızlığı hatırlayıp hâlimi hatrımı sormak için beni aramışlardı; yine kopmayan aile bağı burada da örülmüştü. Yeni tanıştığım duygulara biri daha eklenmişti.

Ayrılırken hüznün değil, kavuşmanın kapılarını araladığımızı hissettim. Bizi bağlayan şey sadece bir kimlik değil; haritalara sığmayan, kopmayan ortak bir ruh ve duygulardı. Şam’dan Amman’a dokunduğum her hayata, kazandığım her dosta ve aileye minnetle… İyi ki yolumuz kesişti, iyi ki biz biriz.

[ssba]

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.