SURİYE İZLENİMLERİ – 1

29 Temmuz Çarşamba günü Kafkas Vakfı tarafından organize edilen “Gençlik Projesi” kapsamında Suriye ve Ürdün’ü kapsayan bir haftalık gezi programına iştirak ettik.

Kafkas Vakfı’nın genç yönetimi, Avrupa’da örgütlü Kafkas sivil toplum örgütlerinin yöneticileriyle, bilhassa gençlik yapılanmalarıyla kurduğu ilişkilerle çok önemli işlere imza atmıştı. Türkiye Ulusal Ajansı’nın desteği ile gerçekleştirdiği bu projelerin ilki olan “Drau Katliamı Şehitlerini Anma” programına katılmıştım.

Yine Ulusal Ajans desteği ile hazırlanan yeni projede, Suriye ve Ürdün’de yaşayan Kafkas diasporasının sivil toplum kuruluşları bünyesinde yer alan gençlik komiteleriyle ortak projeler yapılması için görüşmeler gerçekleştirilmesi amacıyla düzenlenen bu gezi gerçekten mükemmel geçti. Suriye ve Ürdün’e gerçekleştirdiğimiz ziyaretleri geniş bir şekilde ele alacağım. Bu yazımızda hem Suriye hem de Ürdün’deki Kafkas diasporası kuruluşlarının yanı sıra, bu ülkelerin farklı yönlerini de tanıtmaya çalışacağım.

On sekiz kişiden oluşan kafilemizde, Kafkas Vakfı Kurucular Kurulu’ndan Prof. Dr. Fethi Güngör, Şakir Şahin ve ben yer almıştım. Diğer grup üyelerimiz ise gençlerden oluşuyordu. Kafilemiz kalabalık olduğu için, Avrupa Yakası’nda oturanlar İstanbul Havalimanı’nı, Anadolu Yakası’nda oturanlar ise Sabiha Gökçen Havalimanı’nı kullanarak Şam Havalimanı’na ulaştılar.

Büyük bir iç savaş geçiren Suriye’yi çok merak ediyorduk. İç savaş sırasında televizyonlardan izlediğimiz Şam Havalimanı, gerçeği söylemek gerekirse bizi çok şaşırttı.

İç mekân pırıl pırıldı; bütün mobilyalar yepyeniydi. Muhteşem bir iç aydınlatma bizi karşıladı. Güler yüzlü personel eşliğinde pasaport işlemlerimizi tamamlayarak dışarı çıktık. Dışarıda da güzel bir çevre düzenlemesi vardı. Orada bulunan bir tabela dikkatimi çekti. Türkiye’nin ünlü inşaat firmalarından “Cengiz İnşaat” tabelası, bu havalimanının bir Türk firması tarafından yenilendiğini gösteriyordu.

Havalimanında bizi merhum Cevdet Said Hoca’nın torunu İbni Rüşt Hacıbayram karşıladı. Hacıbayram, iç savaş sırasında dedesiyle birlikte Türkiye’ye gelmiş, burada uzun süre yaşamış, Türk vatandaşı olmuş ve diş hekimi olarak üniversiteden mezun olmuştu.

Hacıbayram’ın yanı sıra karşılamaya gelenler arasında Suriye’de yaşayan Oset hemşehrilerimiz de mevcuttu. Muhammed, Mahmud ve Ahmet kardeşler de araçlarıyla bizi karşılamışlardı. Osetlerin Tsalıkatı ailesine mensup bu kardeşler, anlaşıldığı kadarıyla yüksek bir Kafkasyalılık bilincine sahiptiler. Daha sonra bu kardeşler bizi özel olarak ağırladıkları için bu konuya tekrar değineceğim.

Havalimanından Şam’a kadar yol güzergâhındaki ağaçlandırmalar dâhil bütün düzenlemelerin Cengiz İnşaat tarafından yapıldığı anlaşılıyordu. Havalimanından Şam, yaklaşık olarak yarım saatlik bir mesafedeydi. Yol boyunca savaşın izlerini görmeye çalıştım. Havalimanı güzergâhı ile Şam arasında, bazı istisnalar dışında, pek fazla savaş izi göremedim.

Dikkatimi çeken en önemli şey, yoğun ve düzensiz bir trafikti. Işık sistemi neredeyse yok denecek kadar azdı. Araç sollamak ya da sağından geçmek serbestti. Işıksız kavşaklarda ise yol, gözü kara olan sürücülere aitti.

Saat 14.00’te kalktığımız Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan tam tamına iki saatlik bir yolculuktan sonra Şam Havalimanı’na inmiştik. Gençlerimiz bütün programı en ince detayına kadar hazırlamışlardı. Şam’da Otel Cattan’a vardığımızda, otel odalarımızın bile önceden belirlenmiş olduğunu gördük.

Programımız oldukça yoğun olduğu için, otele yerleştikten yarım saat sonra Kasiyun Dağı eteklerinde yer alan güzel bir restoranda akşam yemeğimizi yedik. Burada rahmetli Cevdet Said Hoca’nın kızı Kevser Hanım’ın da yemekte bizlere eşlik etmesi gerçekten de sürpriz oldu. Bulunduğumuz yer açısından baktığımızda, Suriye’de gecelerin de oldukça hareketli olduğunu gördük.

Yemek sonrası Suriye Hayır Derneği’nde yapılacak toplantıya katılacağız. Orada da bizi beklediklerini biliyoruz. Yemek yediğimiz restoranın yanında büyük bir cami görüyoruz. “Akşam namazını burada eda edelim.” diyoruz. Cami gerçekten de çok güzel; Şam’ın önemli camilerinden biri.

Gezimiz boyunca bir şeyi fark ediyoruz. Hem Suriye’de hem de Ürdün’de camiler canlı bir yaşam merkezi. Caminin tabelasında “Osman Camii” ibaresini görüyorum. Önce bu ismi Hz. Osman ile ilintilendiriyorum; ancak öyle olmadığını anlıyorum.

Caminin içine girdiğimizde buranın aynı zamanda bir eğitim yuvası olduğunu fark ediyoruz. Akşam namazı sonrası olmasına rağmen, oluşturulmuş kütüphane bölümünde bir masanın etrafında yirmi kişiye yakın insanın tefsir dersi halkasında bulunduğunu görüyoruz.

Caminin içinde birçok insan oturmuş Kur’an okuyor. Bazıları da serin klimanın altında sırtını duvara dayamış dinleniyor. Susayan insanlar, caminin içinde bulunan buzdolabından ücretsiz olarak bardakla su alıp içiyorlar.

Bu durumun bütün camiler için aynı olduğunu söyleyebiliriz. Bazılarının biraz daha konforlu olmasının dışında, bütün camiler cemaat tarafından kollanıyor. Hâli vakti yerinde olan bazı kişiler camiye gelirken yanlarında kolilerle su getiriyorlar.

Osman Camii’nin yanında dört katlı bir yatılı hafızlık merkezi var. Caminin hemen yanında, durumu el vermeyenlere hizmet veren bir sağlık merkezi de mevcut. Bu durum çok dikkatimi çektiği için özellikle vurgulamak istedim.

Suriye’de yaygın olarak kullanılan taksiler de tasarım olarak ilginç. Eğer yük ya da valiz taşımıyorsanız, şoförle birlikte on bir kişilik bir kapasiteye ulaşabiliyor. Yemek sonrası taksilerle Suriye Çerkes Hayır Derneği’ne gittik. Çerkes Hayır Derneği, Şam merkez olmak üzere birçok farklı şehirde şubeleri bulunan bir merkez.

Oldukça merkezi bir konumda bulunan dernekte, AZE TEAM adlı büyük bir gençlik örgütünün varlığına şahit olduk. Bütün gençler üzerlerinde AZE TEAM yazılı yelekleriyle disiplinli bir yapı oluşturmuşlardı. AZE TEAM, yüz yirmiyi aşkın genci bünyesinde barındırıyordu. Daha önce Kurban Bayramı vesilesiyle buraya gelen Kafkas Vakfı gençleriyle tanışan Suriye gençleri, bu sefer ortak projeler için yeniden bir araya geleceklerdi.

Çerkes Hayır Derneği’nde bizi kalabalık bir grup karşıladı. Aslında programımız gençler üzerine kuruluydu. Kafkas Vakfı kurucuları olarak biz üç kişiydik. On sekiz kişilik kafilemizin on beşi gençlerden oluşuyordu. Şam’da, Suriye Hayır Derneği’nin thamadeleri de bizi dernekte bekliyorlardı. Geniş salonda yaklaşık yüz elli kişilik bir kalabalıkla bir araya geldik.

Suriye Dernek Başkanı Hişam Qat Bey, Kafkasya’da Nalçik’te eğitim görmüştü. Biz kendilerine Kafkas Vakfı’nı ve Türkiye’deki Çerkes sivil toplum yapılanmasını dilimizin döndüğü kadar anlattık. Kendileri de Türkiye hakkında oldukça malumatlıydılar.

Daha önce Kurban Bayramı’nda gelen gençlerimizle tanıştıklarını, Hayır Derneği’ndeki gençlerle iş birliği hâlinde yapacakları çalışmalardan memnuniyet duyacaklarını ifade ettiler. Serbest bir sohbetin ardından yorgun olan ekibimiz oteline çekildi.

Gençlerin programlarının dışında ben, Fethi Hoca, Şakir, Veysel ve İbni Rüşt olarak ayrı programlar yapmıştık.

30 Temmuz bizim için çok yoğun bir gün olacaktı. Sabahleyin Golan eteklerindeki Çerkes köylerini ziyaret edecek, akşam da tam tersi istikamette, Ürdün sınırına yakın Dera kasabasında bulunan Oset kardeşlerimizin davetine katılacaktık.

Rahmetli Cevdet Said Hoca’nın yakınları, bizi işgal altındaki Golan Tepeleri’nin eteklerinde yer alan, işgale uğramamış iki Çerkes köyünden biri olan Bir’ul Acem köyünde kahvaltıya davet etmişlerdi.

Otelde ne kadar yorgun yatmışız anlayın; saat kurmamıza rağmen sabah namazına uyanamadık ve kaza ettik. Saat on gibi Golan’a doğru yola çıktık.

Yaklaşık bir saat on beş dakikalık bir yolculuktan sonra Bir’ul Acem’e ulaşmıştık. Yol boyunca Golan Tepeleri’ndeki İsrail mevzilerini ve gözetleme kulelerini görerek yol aldık. Belli bir noktadan sonra BM gözlemcilerinin de bulunduğu yerlerden geçerek İsrail sınırına doğru ilerledik.

Bir’ul Acem ve Berika köyleri, Golan eteklerinde yer alan ve 1967 Savaşı’nda Golan Tepeleri’ndeki Çerkes köyleri arasında işgale uğramayan iki köydü. Cevdet Said Hoca da Bir’ul Acem köyündeki evinden tüm dünyaya mesaj veren, dünyaca tanınmış ünlü bir mütefekkir ve âlimdi.

Suriye iç savaşı başladığında Bir’ul Acem ve Berika köyleri, Esad güçleri ile muhaliflerin savaş alanı hâline dönüşmüştü. Cevdet Said Hoca’nın kardeşi Muhammed, Esad güçlerinin kurşunuyla şehit olunca Hoca zorunlu olarak Türkiye’ye gelmiş, Kafkas Vakfı’nın misafiri olmuştu.

Köye vardığımızda bir sürprizle karşılaştım. Cevdet Said Hoca’nın Kanada’da yaşayan oğlu Saib de Suriye’ye gelmiş, köyde bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Kevser Hanım, dayısı Faiz Bey ve eşi ile Saib Bey’in eşi bizi bekliyorlardı.

Saib ile 2013 yılında Kafkasya’da, Adıge’de bulunan Mamhığ köyünde karşılaşmıştım. Suriye’yi terk ettiğinde Saib, Adıge’ye gitmiş ve oraya yerleşmeye çalışmıştı. Mamhığ köyünde arazi almış, orada tutunmaya gayret etmişti. Saib ile eşi, nitelikli insanlar olmaları nedeniyle Kanada Hükûmeti’nin kendilerine oturma izni vermesi sonucu buraya yerleşmişlerdi. Saib ile eşini Bir’ul Acem’de görmek beni çok mutlu etmişti.

Bir’ul Acem köyü iç savaşta çok büyük acılar yaşamış bir köy. Köy sakinleri savaş sırasında köyü tamamen terk etmiş; büyük bir kısmı Türkiye’ye, bir kısmı da Şam’a yerleşmişti. Köyde bulunan bütün evler eşyalarıyla birlikte yağmalanmıştı. Köydeki evlerin kapıları, pencereleri ve çatıları sökülmüştü. Hâlihazırda Bir’ul Acem köyünde oturulabilecek bir ev mevcut değil.

Faiz Bey’in kapısı, çerçevesi ve duvarları olmayan evinin giriş katında, kurulan masa ve taburelerin üzerinde mükellef bir kahvaltı sofrasına oturduk. Seyyar kablo ile alınan elektrikle ısıtılan çay ve Şam’da evde hazırlanan yiyeceklerle sohbet eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptık.

Kahvaltı sonrası köy turuna çıktık. İlk olarak merhum Cevdet Said Hoca’nın harabe hâlindeki evini ziyarete gittik. Evin bahçesine girdiğimde sapsarı olgun armutları gördüm. Ziraatçı bir ailenin ferdi olarak Santa Maria cinsi bu güzel armut ağacının zamanında Cevdet Said Hoca tarafından aşılandığını öğrendim.

Aradan on beş yıl geçmesine rağmen armut ağacı hâlâ verimli şekilde ürün veriyordu. Bütün kafile armut ağacından armut kopararak afiyetle yedik.

Cevdet Said Hoca’nın kapısız, penceresiz ve çatısız evinde, salon olarak kullandığı odanın duvarına çizdiği ünlü dünya haritasının önünde fotoğraflar çektirdik. Buradan Cevdet Said’in yıllarca vaaz verdiği, namaz kıldırdığı, Esad güçleri tarafından bombalanan, çatısı ve minaresi yıkılan Bir’ul Acem Camii’ni ziyaret ettik.

Bütün zor şartlara rağmen köyde kalan ve camide ezan okuyan Avutle Hasan’ın okuduğu öğle ezanının ardından camide namaz kıldık. Çatısı yıkılan cami, eternitle kaplanarak geçici bir çözüm sağlanmıştı. Minaresi ise hâlen tam olarak onarılmış değil.

Köyün içinde araçla dolaşmaya devam ettik. İsrail gözetleme noktalarından, bizim köye girişimizden sonra drone kaldırılarak takip ve kontrol yapıldığı haberini aldık.

Aslında İsrail askerlerinin zaman zaman Bir’ul Acem köyüne, hatta daha da ilerilere kadar girip kontrol uygulamaları yaptıkları oluyormuş. Genellikle sınır boylarında o ülkenin askerleri nöbet tutar. Golan Tepeleri’nin eteklerinde, Suriye sınırında hiçbir Suriye askerinin bulunmadığını ifade edelim.

Cevdet Said Hoca’nın hayatıyla ilgili biyografik bilgiye sahip olanların çok iyi bildiği gibi, onun hayvancılık ve ziraat yaptığı tarlaları da yakından görmek istedik. Kendisi gibi El-Ezher mezunu kardeşi Hikmet ile birlikte hayvancılık yaptığı, o zamanın şartlarına göre hâlâ ayakta kalmayı başaran ahırlarını da gördük.

Ahırların yanında ticari olarak kullandığı kara dut ağaçları da hâlen verim vermeye devam ediyor. Hoca’nın oğlu Saib, dut bahçesine sahip çıkmış. Şam’dan gelen tüccarlarla yaptığı pazarlık sonucu belli aralıklarla bu dutları silkeleyerek kilo ile onlara satıyor.

Bu dutlar son derece şifalı. Bunlardan dut suyu, marmelat ve dondurma yapımında lezzet verici olarak yararlanılıyor. Biz de ellerimizin ve üzerimizdeki bazı giysilerin lekelenmesi pahasına patlayıncaya kadar dut yedik.

Programımız o kadar yoğundu ki saat 16.00 gibi Şam’da olmak durumundaydık. Gençler Çerkes Hayır Derneği’nde çeşitli seminerler ve toplantılar yürütüyorlardı. Bizimle birlikte Golan’a gelen Fethi Hoca’nın da bir sunumu vardı. Onun için Şam’da olmamız gerekiyordu.

Bir’ul Acem’den sonra Berika köyünü de araçla gezdikten sonra dönüş yoluna koyulduk. Çerkes Hayır Derneği merkezinde seminer çalışmaları yürüten gençlerle bir araya geldik.

Prof. Dr. Fethi Güngör Hocamızın hazırlamış olduğu sivil toplum ile ilgili sunum sinevizyon perdesine yansıtıldı. Türkçe yapılan sunumun perdeye yansıyan Arapça altyazıları da mevcuttu.

Fethi Hoca’nın ayrıca Arapçaya da vakıf olması sonucu oldukça verimli bir sunum gerçekleşmiş oldu.

Kafkas Vakfı’nın projesini yürüten sorumlu koordinatör kardeşimiz Emre Çalışkan da süreci çok iyi yönetti. Dikkatimi çeken önemli bir husus da şu oldu: Gençlerimiz hem Türkiye’de hem de Suriye’de, bir iki istisna dışında maalesef Çerkesçe bilmiyorlar. Durum böyle olunca ortak bir dil kullanmak maalesef mümkün olmuyor. Arapça, Türkçe ve İngilizce gibi dillerle anlaşmaya çalışıyoruz. Benim gibi ileri yaşta olan bazı kişiler Çerkesçe konuşuyor. Bu durumlarda mutlaka tercüme yapılması gerekiyor.

Yine de gençlerin anlaşmaları daha kolay oluyor. Büyük bir kısmı İngilizce bildiği için gençlerin kullandıkları ortak dilin İngilizce olduğunu görüyoruz. Dernekteki programı bitirip çıkıyoruz. Saat 19.00 civarında yola koyuluyoruz. Akşam Dera kasabasına bağlı bir Oset köyüne yemeğe davetliyiz.

Yaklaşık kırk derece sıcakta tüm gün ayakta koşuşturmuşuz. Oset kardeşlerimize söz verdiğimiz için gitmek durumundayız. Yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuk gözümde büyüyor. Golan’a giden grup olarak yola çıkıyoruz. İbni Rüşt navigasyonla yolu takip ediyor. Oset kardeşlerle Arapça ve kısmen İngilizce ile anlaşabiliyoruz. Bu konuda Hacıbayram da bize yardımcı oluyor.

Yolun son yarım saatinde karanlıkta ilerliyoruz. Bazen yanlış yola girip geri dönüyor, sonunda Oset kardeşlerimizin yanına varıyoruz. Ana yoldan sapıyoruz. Sağı solu ağaçlık olan, iki arabanın geçebileceği dar bir yoldan iki yüz metre kadar içeri giriyoruz. Ağaçların arasında kalan geniş ve aydınlatılmış bir bahçe karşımıza çıkıyor.

Televizyonlarda gördüğüm İngiltere malikânelerini andıran, yüksek duvarlarla çevrili bir mekânda; duvarlarından yapay şelaleler akan, rengârenk ışıklarla aydınlatılmış çok hoş bir ortam bizi karşılıyor. Geniş avlunun içinde farklı noktalara serpiştirilmiş birkaç farklı bina görülüyor. Bazı arkadaşlarla birlikte lavaboya gitmek için gösterilen yere yöneliyoruz. Neredeyse şaşkınlıktan dilimizi yutacağız.

Çok geniş bir salonun içinde farklı köşelerde bulunan oturma grupları gözüme çarpıyor. Lavabo tarafına girdiğimde sauna ya da kaplıca hissi uyandıran bir mekân görüyorum. Kapısını açtığımda keskin bir kükürt kokusu burnumun direğini sızlatıyor.

Sonradan öğreniyorum ki bu kardeşler, hangi sebeple olduğunu anlayamadığım bir şekilde, sondaj vurmuşlar; yerin bin iki yüz metre altından yaklaşık elli derece sıcaklıkta kaplıca suyu çıkarmışlar. Kükürt oranı yüksek, şifalı bir kaplıca suyu olduğunu söylüyorlar. Sadece kendi kalabalık aileleri ve bazı yakın dostlarının kullanımı için özel havuzlu bir kaplıca yapmışlar. Burayı kesinlikle ticari amaçla kullanmadıklarını ifade ettiler.

Sohbetimiz ilerledikçe Oset Tsalıkatı kardeşlerin asıl işinin odun kömürü üreticiliği olduğunu öğreniyoruz. Bu ailenin Suriye çapında önemli bir pazara sahip olduğunu da öğreniyoruz. Mangal kömürü ve nargile sanayisinde önemli bir yere sahipler. İşletmelerinde otuzu aşkın insanı istihdam ediyorlar.

1865 yılında General Musa Kunduk Paşa’nın kafilesiyle Osetya’yı terk eden kalabalık Tsalıkatı ailesi, önce Kars vilayetine gelmiş. Burada farklı yerlere dağılan ailenin bir kolu Yozgat’a yerleşirken, diğer bir grup da Suriye’nin Dera vilayetine yerleşmiş.

Osmanlı döneminde aile fertleri meşakkatli yolculuklar yaparak birbirleriyle irtibatlarını sürdürmüşler. Suriye’de yerleştikleri köy ilk başlarda sadece Osetlerden oluşurken, şu anda azınlıkta kalmışlar. Tsalıkatı ailesi, kardeş çocukları da dâhil olmak üzere sayısı yüze yaklaşan bir nüfusa ulaşmış vaziyette. Kafkas Vakfı Yönetim Kurulu’nda görev yapan Tsalıkatı Elif Sarıaslan ile gurur duyuyorlar.

Ben de Tsalıkatı ailesini kırk seneyi aşkındır tanıdığımı söylüyorum. İstanbul’da, Yozgat’ın Sarıkaya ilçesine bağlı Poyrazlı köyü sakinleri olan Osetler tarafından kurulan “Poyrazlı Köyü Derneği”nde birçok dostumun olduğunu ifade ediyorum.

Bizi davet eden Oset kardeşlerin en büyüğü Münir; kardeşleri Muhammed, Mahmut ve Ahmet ile birlikte uyum içinde çalışıyorlar. Küçük kardeşleri Ahmet ise Dubai’de okuyor. Tsalıkatı ailesi geniş bir WhatsApp grubu kurmuş. Dünyanın neresinde bir akrabaları varsa onu tanıyor, dertleriyle ilgilenmeye çalışıyorlar.

Oset kardeşlerimiz, Suriye’deki Adıge dernekleriyle de yakın ilişki içindeler. Marj el Sultan köyüne yerleşmiş Osetler de var. Bu kardeşlerimiz köyde Adıgelerle birlikte hareket ediyorlar. Kafkasya usulü saatler süren bir sofraya oturduk. Mangalda pişen et, köfte ve tavuk ile aklınıza gelebilecek çeşitli baharatlardan oluşan lezzetler eşliğinde koyu bir sohbete koyulduk.

Gece saat on ikiyi geçmesine rağmen ardı arkası kesilmeyen ikramları güçlükle durdurabildik. Saat gece yarısını geçmiş, vakit hızla ilerliyordu. Güçlükle de olsa izin almayı başardık.

Ertesi gün de yoğun bir programımız vardı. Emevi Camii’nde cuma namazını kıldıktan sonra Esad rejiminin yıktığı Jobar ve Kabun semtlerini ziyaret edecek, ardından da önemli bir Çerkes köyü olan Marj el Sultan köyüne gidecektik.

Gece yarısı saat bir sıralarında Oset kardeşlerimizden zor da olsa ayrıldık. Otelimize döndüğümüzde vakit gece yarısı iki buçuk olmuştu.

SONRAKİ YAZI: EMEVİ CAMİİ, İÇ SAVAŞIN İZLERİ, MARJ EL SULTAN

[ssba]

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.