Suriye ve Ürdün İzlenimleri – 4
3 Ağustos 2026 sabahı Amman Genova Otelde kahvaltımızı yapıyoruz. Ürdün seyahatimiz Suriye’ye göre biraz daha serbest zamana sahip.
Amman’a gideceğimiz duyulunca arkadaşım Erdal Us’un oğlu Mücahit Elbrus Us, “Amman’a geldiğinizde mutlaka haberim olsun.” diye WhatsApp mesajı atmıştı. Elbrus, Ürdün Hava Yollarında görevli; annesi Çerkes olan bir kızla evlenip buraya yerleşmiş. Birkaç yıldır Amman’da yaşıyormuş; sabah bizi görmeye geldi. Oturup hasret gideriyoruz. Bize Ürdün ve Amman hakkındaki izlenimlerini anlatıyor.
Elbrus da bizi gezdirmeye talip ama Samir de erkenden otele gelmiş, bugünün planını yapalım diye bizi bekliyor. Elbrus’u Kafkas Vakfı gençleriyle tanıştırıyoruz; onlarla hemen kaynaşıyor.
Amman’a gittiğimiz gün Naur adlı kasabada kurulu Çerkes derneğinin bir hafta sürecek kermesinin açıldığını, orayı ziyaret etmemizin iyi olacağını söylüyorlar. Burada kalabalık bir Çerkes nüfusunun yaşadığını ve kermesin geceleri de açık olduğunu öğreniyoruz.
Gece Naur’a gideceğiz. Gençler grubu Elbrus’un rehberliğinde çarşı turuna çıkıyor. Samir ise bize Çerkeslerin eski yerleşim yeri olan Vadiü’s-Seer’i (Wadi al-Seer) gezdirecek.
Bugün dokuz büyük mahalleden oluşan ve bir milyondan fazla nüfus barındıran Vadiü’s-Seer, 1880 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun yerleşime açtığı bir Çerkes köyü olarak kurulmuş, uzun yıllar Çerkes yerleşim bölgesi olarak kalmış. “Vadiü’s-Seer”, Arapça “meyve bahçeleri vadisi” anlamına geliyor. Amman’ın batısında, merkeze birkaç kilometre mesafede yer alan bölge gerçekten de yemyeşil ve sulak bir tabiata sahip.
Amman büyüdükçe Vadiü’s-Seer de değerlenmiş; Çerkesler buradaki arazilerini parça parça satarak Amman merkezinde yeni yerleşim alanları kurmuşlar. Hâlen Vadiü’s-Seer’de arazileri olan Çerkes ailelerinin bulunduğunu öğreniyoruz. Günümüzde semtin adı “Beyadir Vadiü’s-Seer” olarak anılıyor. “Beyadir” denilen kısım vadinin yüksek yerlerini oluşturuyor. Geceleri Beyadir tepelerine çıkıldığında, hava açıksa uzaktan Kudüs’ün ışıkları görülebiliyor.
Samir, Vadiü’s-Seer’de bizi resmî adı Abzah Camisi olan bir yere götürüyor. Burası Abzah Çerkesleri tarafından inşa edilmiş; vaktinde bir Şapsığ Camisi de varmış ancak günümüze ulaşamamış. Abzah Camisi’ne girip iki rekât şükür namazı kılıyoruz. Caminin yönetimi Arapların eline geçmiş. İçeride Kur’an kursuna gelen yirmi civarında çocuk eğitim görüyor. İmam Efendi, Türkiye’den gelen bir Çerkes grubunun camiyi ziyaret etmesinden oldukça memnun kalıyor.
Vadinin tabanına kadar inip oradan yukarılara doğru tırmanıyoruz. Bir müddet yerleşim yerlerinin bittiği ormanların arasından geçerek tepeye doğru ilerliyoruz. Tepe noktasına yaklaşıyoruz; buralar daha çok askerî tesislere benziyor. Samir bize bilgi veriyor; Kral Hüseyin Askerî Hastanesinin önünden geçerek Amman’ın en yüksek noktalarından birine ulaşıyoruz.
Ürdün’ün en büyük camisi olan Kral Hüseyin Bin Talal Camisi’ne varıyoruz. Giriş kapısından içeri girdiğimizde bizi oldukça büyük bir külliye ve geniş otopark alanları karşılıyor. Cami, Amman’a hâkim bir tepe üzerinde, çok geniş bir alana yayılmış görkemli bir külliye niteliğinde.
Camiye ulaştığımızda akşam ezanının okunmasına beş dakika var. Kral Hüseyin Camisi, Amman’ın merkez camisi kabul ediliyor ve burada okunan ezan Ürdün televizyonundan canlı yayımlanıyor. Yerleşim yerlerinden uzak olmasına rağmen yine de hatırı sayılır bir cemaati var. İmam ezan okumaya hazırlanınca kayda almak için bariyerin içine girmek istiyorum; görevli gülümseyerek izin veriyor. Böylece canlı yayımlanan ezanı görüntülüyorum.
Namazın ardından Naur Çerkes Derneğinin kermesine katılmak üzere yola çıkıyoruz. Naur, Amman’a yaklaşık yirmi dakikalık mesafede, oldukça büyük bir kasaba. Ürdün’de toplu hâlde en çok Çerkesin yaşadığı yer burasıymış. Naur da Vadiü’s-Seer gibi 1900 yılında 55 Çerkes ailesi tarafından kurulmuş ve günümüzde kısmen de olsa Çerkes kimliğini hissettiriyor.
Kurucu Çerkes ailelerden birinin tarihî evinin bahçesinde kurulan kermes çok kalabalık. Bizden önce giden gençlerimiz, Naur derneğindeki gençlerle hemen kaynaşmış. Geniş bahçede elliye yakın stant var; hepsini tek tek geziyoruz. Naur’daki gençlerin Çerkesçe konuşma oranının Amman’a kıyasla daha yüksek olması beni çok sevindiriyor.
Bahçedeki masalarda beş yüzden fazla insan oturuyor. Amman Çerkes Hayır Derneği yöneticileriyle aynı masada bir araya geliyoruz. Naur’da oldukça kalabalık bir genç kitlesi var. Gecenin sonunda mahalli danslardan kafe ve çeçen oynanıyor; vakıf gençleri kızlı erkekli yine başrolde yer alıyor.
Gece geç saatlere kadar Naur’da vakit geçirip güzel hatıralarla vedalaşarak Amman’daki otelimize dönüyoruz.
4 Ağustos, oteldeki son günümüz. Ertesi gün saat 09.00’da uçağımız kalkacak. Ürdün seyahatimiz boyunca bize eşlik eden genç kardeşimiz Abdullah Abzah’ın ailesi akşam için bizi evlerine davet ediyor. Son gün Samir ve kardeşi Muhammed bizi bazı ziyaret yerlerine götüreceği için biz bu davete icabet edemiyoruz ancak gençler katılıyor.
Gezimiz uzun bir güzergâhı kapsıyor. Amman’dan ikindi namazı sonrası hareket ediyoruz. Batıya doğru, İsrail işgali altındaki Batı Şeria ve Ramallah bölgelerini uzaktan da olsa göreceğiz.
İlk olarak Ürdün’ün dördüncü büyük şehri olan es-Salt bölgesine geçiyoruz. Burada Hz. Şuayb aleyhisselamın kabri olarak bilinen makamı ziyaret ediyoruz. Yerleşim yerlerine oldukça uzak olan bu makam, son derece bakımlı ve panoramik bir manzaraya ev sahipliği yapıyor.
Ardından görmeyi en çok arzu ettiğim Salt Türk Şehitliği’ne doğru yola çıkıyoruz. Bu şehitlik; 1917-1918 yıllarında Kudüs’ü İngiliz işgaline karşı savunurken şehit düşen yaklaşık üç yüz Mehmetçiğin ebedî istirahatgâhı. Annemin dedesi Koblı Yusuf’un bu savaşlardan üç yıl önce, 1914-1915 Kanal Harekâtı ve Gazze savaşlarına katılıp gazi olduğunu bildiğim için şehitlikte derin bir hüzün duyuyorum. Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına savrulan, Gazze’de yaralanıp iyileşir iyileşmez Çanakkale Cephesi’ne geçen ve orada şehit olan büyük dedem Koblı Yusuf’u rahmetle anıyorum.
Salt Türk Şehitliği, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel döneminde başlayan ilk düzenlemenin ardından asıl hüviyetine Abdullah Gül döneminde kavuşmuş. Şehrin en yüksek noktasında, yaklaşık otuz dönümlük bir alanda çok güzel bir şehitlik oluşturulmuş. Müze tarzındaki kapalı alanda Gazze savaşlarından ve Osmanlı askerlerinden kalma orijinal fotoğrafları inceliyoruz.
Kapalı alanda Türk bayrağına sarılı temsili bir Mehmetçik tabutu salonun tam ortasında duruyor. Bu manevi atmosferde duvardaki fotoğrafları incelerken derinden gelen Kur’an-ı Kerim tilavetini işitiyorsunuz. Görevlilerden öğrendiğimize göre dijital bir hatim seti yirmi dört saat kesintisiz çalıyor; yani şehitlerimiz için sürekli Kur’an okunuyor.
İnsanı en çok duygulandıran bölüm ise dışarıdaki mermer duvara kazınmış yüz yetmiş kadar şehidin ismi. Üç yüz şehitten ismi tespit edilebilen yüz yetmiş askerin adı bu kitabede yer alıyor. Osmanlı coğrafyasının dört bir yanından gelen Mehmetçikler, dalgalanan al bayrağın altında koyun koyuna yatıyor.
Salt şehri aslında kuş uçuşu Kudüs ve Ramallah’a yirmi beş-otuz kilometre mesafede. Bu topraklar vaktiyle Kudüs ve Filistin’in savunulmasında adeta bir kale vazifesi görmüş.
Görülecek başka yerlerimiz olmasına rağmen şehitlikten güçlükle ayrılıyoruz. Ayrılırken Türkiye’de öğrenim gören Saltlı bir kardeşimizle karşılaşıyoruz; bir Türk arkadaşını ve ailesini ağırlıyormuş.
Yeni durağımız, Peygamber Efendimizin güzide sahabelerinden ve Aşere-i Mübeşşere’den (cennetle müjdelenmiş on sahabiden biri) olan Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın kabri oluyor. Samir’e buranın makam mı yoksa gerçek kabir mi olduğunu soruyorum; gerçek kabir olduğunu öğrenince heyecanlanıyorum. Hz. Ömer devrinde İslam ordularında başkomutanlık yapan Ebu Ubeyde, Lut Gölü havzasında yer alan Beysan’a bağlı Amvas köyünde veba salgınında vefat etmiş. Vefat ettiği yere defnedilen sahabinin kabri, mezar taşı sayesinde sonraki halifelerce korunarak günümüze kadar ulaşmış.
Türbenin bulunduğu alanda onun adını taşıyan büyük bir külliye camisi yer alıyor. Akşam namazını burada kılıp türbeyi ziyaret ettikten sonra Lut Gölü’ne doğru hareket ediyoruz.
Salt’tan ayrıldıktan bir müddet sonra uzaktan Kudüs’ü, karşımızda ise Batı Şeria ve Ramallah topraklarını seyrederek yokuş aşağı inmeye başlıyoruz. Bir noktada Samir bize bir tabela gösteriyor; burası sıfır noktası, yani deniz seviyesiymiş. Ölü Deniz (Lut Gölü) ise deniz seviyesinden yaklaşık 450-500 metre daha aşağıda bulunuyor. Akşam çöktüğü için maalesef gölü gündüz gözüyle göremiyoruz.
Gece saat 21.00 sularında Lut Gölü kıyısına ulaşıyoruz. Filistin ve Batı Şeria topraklarına en çok yaklaştığımız yer burası. Gölün yarısı Ürdün, diğer yarısı ise Filistin sınırları içinde kalıyor. Karanlıkta İsrail ve Filistin ışıklarını çok yakından seçebiliyoruz. Gölün daraldığı noktalarda karşı kıyı en fazla iki kilometre mesafede duruyor. Kudüs kuş uçuşu 35-40 kilometre uzaklıktayken, Batı Şeria tam kıyıda yer alıyor. Lut Gölü’nün tuz oranının yüzde otuz beş civarında olduğu söyleniyor. Akdeniz’de, Antalya kıyılarında tuz oranının yüzde dört olduğu düşünülürse aradaki fark daha iyi anlaşılır.
Lut Gölü’ne pek kimse girmiyormuş. Denemek için suya girenler ise yüzme bilmeseler dahi suyun üzerinde batmadan kalabiliyormuş. Anlayacağınız, boğulmak isteseniz bile batamayacağınız bir yoğunluk var.
Gündüzleri seyir terası olarak kullanılan bir noktada araçlardan iniyoruz. Suda yansıyan birkaç ışıktan başka bir şey görünmüyor. Geç saat olmasına rağmen açık bir çay ocağı var. Bulunduğumuz noktadan kıyıya inmek normalde yasak; aşağıya ancak dik bir yamaçtan inilebiliyor. Samir işletmecilerle konuşuyor; ayaklarımızı suya sokmak istediğimizi söyleyince bizi orada bulunan dört çeker eski bir ciple kıyıya indirmeyi kabul ediyorlar.
Şoför tek farı yanan aracı çalıştırıyor. Ben ön koltuğa, Samir, Fethi ve Şakir arka koltuğa oturuyoruz; Muhammed ise açık kasaya geçiyor. Araba yol iz olmayan kayalıkların üzerinde seke seke, geniş kavisler çizerek ilerliyor. Bazen büyük kayaların üzerinden aşarken bizi havaya fırlatıyor. Önümü dahi zor görürken şoför direksiyonu tek eliyle tutup diğer eliyle sigarasını tüttürüyor. Aşağı indiğimizde dişlerimi sıkmaktan çenemin ağrıdığını ve bütün vücudumun kasıldığını fark ediyorum. Üstelik aracı park ettiği yerin yarım metre ilerisi on metrelik bir uçurum!
Şoförümüz bizi dört direk üstüne gerilmiş yırtık bir brandanın altındaki sandalyelere oturtuyor. Seyyar kabloyla çekilmiş ışığı açarak göl kıyısını görmemizi sağlıyor. Ayakkabı ve çoraplarımızı çıkarıp Fethi Hoca, ben ve Muhammed sandalyelerimizi alarak dizimize kadar suya giriyoruz. Kıyıdan beş metre kadar içeride sandalyelerimize oturup Lut Gölü’nün keyfini çıkarıyoruz.
Suya dokunduğumda petrol gibi kaygan bir his veriyor; parmağımı hafifçe ağzıma değdirdiğimde ise keskin bir tuz tadı alıyorum. Gece vakti de olsa Samir kardeşimizin vesilesiyle ayaklarımızı Lut Gölü’ne sokmuş oluyoruz.
Sudan çıktığımızda şoförümüz plastik şişedeki tatlı suyu uzatarak ayaklarımızı mutlaka durulamamız gerektiğini söylüyor; zira bu yoğun tuz kaşıntı ve alerji yapabiliyormuş. Ayaklarımızı yıkayıp aracın yanına dönüyoruz. Şoför kontağı çeviriyor fakat araç çalışmıyor. Aşağı inip kaputu açıyor ve düz kontak yaparak arabayı çalıştırıyor. Dualar ve salavatlar eşliğinde araca biniyoruz. Şoförün tecrübesi sayesinde zifiri karanlıkta sağ salim yukarı çıkmayı başarıyoruz. Yukarı vardığımızda hepimiz yaptığımızın tam bir çılgınlık olduğu konusunda hemfikir oluyoruz.
Lut Gölü maceramızı noktaladığımızda saat 22.00 olmuştu. Ertesi gün sabah 06.00’da otelden ayrılıp havalimanına geçeceğiz; uçağımız saat 09.00’da kalkıyor. Samir ve Muhammed saat 24.00’te bizi otele bırakıyor. Samir sabah bizi havalimanına bırakmayı teklif etse de her şeyi önceden planladığımızı belirterek teşekkür ediyoruz.
Dolu dolu geçen, sekiz gün yedi gecelik Orta Doğu seyahatimizi güzel hatıralar ve samimi dostluklarla tamamlamış olduk. Genç bir yönetimin elindeki Kafkas Vakfı; Avrupa’daki Kafkas sivil toplum kuruluşlarıyla yürüttüğü ortak projelerin ardından, Orta Doğu coğrafyasındaki Çerkes dernekleriyle de güçlü ilişkiler geliştiriyor.
Tadı damağımızda kalan bu seyahati sizlere elimden geldiğince aktarmaya çalıştım. Hepinize sağlık ve esenlik dolu günler dilerim.

Soldan sağa; Muhammed Bloukh, Mehdi Çetinbaş, Samir Bloukh, Fethi Güngör, Şakir Şahin.

Ebu Ubeyde Cerrah Hazretlerinin kabri

Lut Gölü’nde

Şuayip Peygamber makamı
[ssba]










