Bir Diasporanın Yeniden Tutunuşu: NextGen Kafkasya

NextGen Kafkasya projelerimizin bir yenisi daha 29 Temmuz – 5 Ağustos tarihleri arasında Suriye ve Ürdün’de, bir “Orta Doğu açılımı” olarak gerçekleşti.

Bir önceki projemizde Avrupa’nın kalbinde, Belçika’da soydaşlarımızla buluşmuştuk. Bu sefer ise Orta Doğu’da; Suriye ve Ürdün ekseninde, diasporada bulunan soydaşlarımızla bir araya gelme fırsatı yakaladık. Avrupa’dan sonra bu topraklarda bulunmak benim için oldukça dokunaklı ve duygulu bir süreç oldu; bu ziyaretin beni bu kadar derinden etkilemesini açıkçası beklemiyordum.

Kafkas Vakfı olarak Türkiye’den yaklaşık 18 katılımcı ile gerçekleştirdiğimiz bu projede ilk olarak Suriye’ye, Şam Havalimanı’na indik. Burada bizi Suriye Çerkes Hayır Derneğinin gençlik oluşumu AZA Team’den yaklaşık 120 kişilik büyük bir grup bekliyordu. Projeden üç hafta önce kıymetli Vakıf Başkanımız Veysel Arıhan, değerli dostum Mustafa İsmail Çinpolat ve Anadolu Ajansı ekibi ile Cevdet Said belgeseli ve Suriye derneği ile temaslar kurmak amacıyla bir ön ziyaret gerçekleştirmiştik. O ziyarette AZA Team’in lideri Şerif kardeşimizle tanışmış ve yapabileceklerimiz üzerine konuşmuştuk. Hızlı bir planlama ile Türkiye’den geniş bir heyetle buraya geri dönmek bizler için oldukça önemliydi. İlk ziyaretimiz kısa ve yoğun geçtiği için buradaki gençleri çok fazla tanıma fırsatımız olmamıştı. “NextGen Kafkasya: Ortadoğu” projesi ile Suriye’de bulunan soydaşlarımızı yakından tanımak ve onlarla etkileşimde bulunmak bizim için büyük bir fırsat oldu.

Suriye’deki ilk günümüzde Çerkes Hayır Derneğinin thamadeleri bizleri dernekte ağırladılar. Gençler ve thamadeler arasında kısa sohbetler gerçekleşti, herkes kendini tanıttı. Bu sırada AZA Team’in diğer üyeleriyle de tanışma fırsatı bulduk. O akşam hep birlikte kısa bir sohbet ortamı oluşturduktan sonra yol yorgunluğunun da etkisiyle gecenin ilerleyen saatlerinde konaklayacağımız yerlere çekildik.

Ertesi sabah ilk iş olarak ekiple birlikte derneğe geçtik. Burada AZA Team büyük bir kalabalıkla bizi bekliyordu. Gençleri ve onların şevkini gördükçe bizim de enerjimiz tazeleniyor, gücümüz artıyordu. Fazla vakit kaybetmeden hazırladığımız çalıştay için masalara ayrıldık. Daha önce Türkiye ve Belçika’da gerçekleştirdiğimiz “Gençlerle Ortak Akıl Çalıştayı”nı burada da hayata geçirdik. Masalarda bulunan kanlar bir olsa da bu sefer fikirler ve diller farklıydı: Türkçe, Arapça ve İngilizce olmak üzere üç dilli bir ortam hâkimdi. (Elbette gençler anadillerini konuşamadıklarında ve ortak bir dilde buluşamadıklarında bu etkinlikler her zaman bu şekilde seyrediyor; ama ne yaparsınız, diaspora halklarının kaderi de biraz böyledir, değil mi?)

Oldukça verimli geçen çalıştayın ardından hız kesmeden eğitimlere geçildi. Prof. Dr. Fethi Güngör Hocamız dijital gönüllülük üzerine sunumunu gerçekleştirdi. Veysel Arıhan önderliğinde ise Erasmus+ programları ve vakfın önceden gerçekleştirdiği projelerin kısa tanıtımları yapıldı. Suriye’de bulunan gençlerin de bu konulara oldukça ilgili oldukları görülüyordu.

Sunumların ardından alan tamamen gençlere kaldı. Akşam için hazırladığımız zexes ortamı oluşturuldu; saat ilerledikçe katılan gençlerin sayısı arttı ve oldukça büyük bir zexes halkası kuruldu. Önce herkes kendisini tanıttı, ardından Suriye’de gençlerin kaynaşmak için oynadıkları oyunları oynadık. Türkiye’de yaptığımız zexeslerden farklı birçok oyun ve adet vardı; bu açıdan Suriye diasporasını tanımak gerçekten çok keyifliydi. Sohbetler sırasında AZA Team gençleriyle bol bol konuştuk; her birinin yaptığı işleri, uğraştığı alanları duydukça gururlanıyorduk. Onların da bizlerle tanıştıkları için çok mutlu oldukları her hâllerinden belliydi. Hatta laf arasında söyledikleri bir söz beni derinden etkiledi:

“Bizler yaklaşık 14 yıldır bir izolasyon içerisinde yaşıyoruz; bu nedenle sizin buraya, sırf bizim için gelmiş olmanız çok kıymetli.”

Bu söz beni derin düşüncelere sevk etti: Biz bu insanlardan nasıl bu kadar uzak kalmıştık? Neden daha fazla çabalamamıştık? Belki elimizden geleni yapmıştık ama bağlarımızı daha fazla korumamız gerekiyordu.

Ayrıca program içerisinde eski dostlarımı görmek de beni çok mutlu etti. Daha önce KAFFED’in Düzce’de gerçekleştirdiği gençlik kampı programında Suriye’den katılan birkaç arkadaşla tanışmıştım; şimdi onların ülkesinde tekrar bir arada olmak bambaşka bir his uyandırdı. Bu durum, yeniden başlayan güçlü bir bağın en önemli göstergelerinden biriydi. Zexes ortamından sonra vakit ceug (düğün) vaktine geldi. Gençlerin en çok beklediği zamanlardan biriydi bu. Yine son derece keyifli ve eğlenceli geçti; sanki birbirimizi yıllardır tanıyan ama bir türlü buluşamayan bir ekip gibi senkronize hareket ediyorduk. Gecenin sonunda Kasiyun Dağı’na giderek Şam’a karşı birer acı kahve içtik ve ardından dağıldık. Gece yatmadan önce kendi aramızdaki sohbetlerde arkadaşların fikirlerini ve duygularını dinleme fırsatı buldum. Herkes oldukça memnun ve mutluydu.

Onları dinlerken bir detay dikkatimi özellikle çekti. Bir arkadaşımız, dernekte tanıştığı gençlerden biriyle yaptığı kısa sohbeti anlattı. Konuştuğu genç arkadaşımız şöyle demişti:

“Hayatımda gördüğüm Suriyeli olmayan ilk kişiler sizlersiniz. İyi ki buraya geldiniz…”

Bu söz bütün ekibi derin bir sessizliğe ve düşünceye itti; gözlerimiz doldu. Düşünün, 20’li yaşlarında, üniversiteye giden gençler bunlar… Ancak birçoğunun dünyanın geri kalanıyla neredeyse hiç bağlantısı olmamıştı. Tüm bilgileri belki internetten gördükleri, belki de etraftan duyduklarıyla sınırlıydı. Bunlara rağmen her biri son derece edepli, saygılı ve bir amaç uğruna koşturan pırıl pırıl gençlerden oluşuyordu. O an içimden, keşke buradaki bütün gençleri İstanbul’da misafir etme şansımız olsaydı diye geçirdim.

Bir sonraki gün AZA Team’den Bibars kardeşimizin rehberliğinde Eski Şam ve Emevi Camisi çevresinde bir tur gerçekleştirdik. Program boyunca fotoğraflarımızı çeken Muhammed kardeşimiz de harika işler çıkarmak üzere yine bizimleydi. Emevi Camisi’nde cuma namazını kıldıktan sonra gençlerle turumuza başladık. Rehberimiz alanında oldukça başarılıydı, gezi boyunca bizlerle çok değerli bilgiler paylaştı. Güneş altında biraz terlemiş olsak da Eski Şam’ı iyi bir rehber eşliğinde gezmek çok keyifliydi. Gezi sırasında dikkatimi çeken şeylerden biri de Suriye halkındaki Kaddafi sevgisi oldu. Söylediklerine göre Esed döneminde Kaddafi’den bahsetmek pek mümkün değilken, rejimin devrilmesinden sonra insanlar etrafa Kaddafi posterleri asmaya başlamıştı. Ayrıca Şam’ın tarihi estetiği içerisinde farklı kültürleri görmek şehre ayrı bir renk katıyordu.

Biraz yürüdükten sonra turun sonuna doğru küçük bir mahalleye giriş yaptık. Mahallenin girişinde bir kilise, hemen yanında ise bir cami bulunuyordu. Bu iki mabedin son derece korunmuş olması ve etrafta hiçbir güvenlik gücü olmamasına rağmen huzur içinde yan yana durması, içimde insanlık adına yeni umutlar yeşertti. Her şeye rağmen bir arada yaşayan bu iki dine mensup insanları takdir etmemek elde değildi.

Gezimizi tamamladıktan sonra Şam’ın biraz dışındaki Marj el-Sultan köyüne doğru yola çıktık. Burası Şam Havalimanı’na yakın konumda olan eski Çerkes köylerinden biriydi. Köyün girişinde yıkılmış binaları ve duvarlardaki mermi izlerini görebiliyordunuz. Biraz daha ilerleyerek köyün içindeki dernek binasına vardık. Burada bizleri dernek yönetimi ve gençler karşıladı. Sohbetin ardından gençlerle köyü gezmek için izin isteyip dışarı çıktık.

Köyü gezerken rehber arkadaşlarımızın anlattıkları karşısında sürekli şok oluyorduk. Savaş zamanı uçakların köyün üzerinden önce bir tur atıp etrafı taradığını, kısa bir süre sonra gelip bombaladıklarını anlatıyorlardı. Köyde yaşayan insanların o anlarda neler hissettiğini düşünmek bile içimizi acıtıyordu. Her yerde yıkılmış binalar dursa da köy halkı hızlı bir ihya faaliyetine girişmiş gibiydi; etrafta birçok inşaat görebiliyordunuz. Bu da demekti ki insanlar umutlarını yeniden kazanmış, evlerine dönüşü bekliyorlardı.

Kısa bir turun ardından köyün gençleriyle dernek bahçesinde bir zexes gerçekleştirdik. Burası da oldukça keyifliydi; etrafta küçük çocuklar top koşturuyor, bir yandan thamadeler kendi sohbetlerini ediyordu. Bu dernekte sosyal bir ortamın yeniden oluştuğunu görmek çok kıymetliydi. Ayrıca bizim orada olduğumuzu duyan köy sakinleri de derneğe gelmişti. Daha önce Türkiye’de yaşamış ve Şam’a kesin dönüş yapmış bazı ailelerle tanıştık; onlarla Türkçe konuşma fırsatı bulduk, eski günleri yâd ettik. Kendileri adeta tam bir Samsunlu olmuşlardı!

Saat akşama yaklaşırken artık dernekten ayrılıp Şam’a dönmemiz gerekiyordu. Fakat tam o sırada diğer köy sakinleri de derneğe gelmeye başladı. Sonradan öğrendik ki sırf bizleri görebilmek için gelmişler… Onlarla daha çok vakit geçirmeyi çok isterdik ancak Şam’da başka bir programımız olduğu için Marj el-Sultan’a bir sonraki ziyaretimizde daha uzun kalma sözü vererek ayrıldık. Akşam programının ardından, Suriye’deki son gecemiz olduğu için konaklama yerlerimize çekildik. Cumartesi sabahı Ürdün yoluna çıkmak üzere hazırlanmıştık. Hazırlanmıştık hazırlanmasına ama Suriye’den ayrılmak oldukça zordu… Burayı çok uzatmak istemiyorum; herkesin duygusal anlar yaşadığını bilmeniz yeterli sanırım.

Cumartesi akşamı Ürdün’e giriş yapmış bulunuyorduk. Yol yorgunluğu nedeniyle gruptaki arkadaşlar dinlenmeye çekildi. Bu sırada ben kıymetli Miraç Hızlıok ağabeyim ile buluştum. Ürdün programının dışında Miraç Ağabey ile Ürdünlü kadın müzisyen Abida Wumar hakkında bir belgesel sürecindeydik. İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz çalışmaların ardından Ürdün’de, Abida’nın kendi yurdunda ona ait izleri aramaya çıkmıştık. Suriye’den gelir gelmez ICCA Academy’yi ziyaret ettik ve belgeselimiz için bazı temaslarda bulunarak çekimler gerçekleştirdik.

Ürdün programımız normalde daha sakin geçmesi planlanan bir akışa sahipti. Açıkça konuşmak gerekirse Ürdün gençleriyle henüz yoğun bir iletişimimiz yoktu; derneklerini de yeni yeni tanıyorduk. Bu nedenle sadece kısa ziyaretler ve serbest zamanlar planlanmıştı.

Ürdün’e geldiğimizi duyan dernek gençlerinden Abdullah Abzakh Ağabeyimiz hemen otele bizleri karşılamaya geldi. Kendisi bizi gördüğü için çok heyecanlı görünüyordu; hemen neler yapacağımızı veya ne yapmak istediğimizi sordu. Planlarımızdan bahsettikten sonra haberleşmek üzere ayrıldık. Ertesi gün yanında iki arkadaşı, Newaf ve Murad ile bizleri almaya geldi. “Hadi gelin, gidiyoruz” dediler. Gençler, Türkiye’den bir Çerkes grubunun geldiğini duyunca “Onların yanında olmamız gerek” diyerek çıkıp gelmişlerdi ve Ürdün programı boyunca hep bizimle hareket ettiler. Bütün Amman’ı birlikte gezdik, bize rehberlik ettiler. Bunu yapmak zorunda değillerdi ama tamamen içten gelerek yanımızda oldular; aramızdaki o kan bağını sonuna kadar hissettirdiler.

Ürdün ziyaretimizin ikinci akşamında Çerkes Hayır Derneğini ve Al-Jeel al-Jadeed Kulübünü ziyarete gittik. Burada Miraç Ağabey ile aldığımız çekimlerin yanı sıra dernek yönetimleri ve gençleriyle de temaslarda bulunduk. Ürdün derneği bizi gerçekten şaşırttı: Son derece büyük ve organize hareket ediyorlar, son derece profesyonel bir sivil toplum çalışması yürütüyorlardı. Ayrıca Ürdün Haşimi Krallığı’nda Çerkeslere büyük bir saygı duyulduğu belirgindi. Bu durum tarihten gelen bir gelenek olsa da Amman içinde karşılaştığımız insanlar bile bu saygıyı hissettiriyordu.

Ziyaretlerimizin ve Ürdün gezimizin sonunda artık Orta Doğu’dan ayrılma vakti gelmişti. Abdullah Ağabeyimiz son gün bizi evinde ağırlamak istemiş, ailesiyle tanıştırmıştı. Oysa biz Abdullah, Newaf ve Murad ile çoktan aile gibi hissetmiştik bile. Geceye kadar bizlere eşlik ettiler ve otelde yine duygusal bir vedalaşma gerçekleştirdik.

Bakıldığında bir proje daha bitmiş, dünya görüşümüze bir yenisi daha eklenmişti. Ancak bu proje öyle sıradan bir çalışma değildi; burada her bir insanın dokunuşu, hissettirdikleri ve düşündürdükleri bambaşkaydı. Hayatlarında belki de Türkiye veya Türkiye’deki Çerkesler hakkında sadece yüzeysel fikirleri olan bu insanlar, bizlere evlerinin kapılarını sonuna kadar açmış, bizleri ailelerinin birer ferdi yapmıştı. Kanı ortak akan bu gençler, bir bütünleşmenin ve yeniden doğuşun izlerini gösteriyordu. Her birinin gözleri parlıyor, kalpleri hızlı çarpıyordu. Çünkü akıllarında kendi diasporaları, kalplerinde dostluk, kanlarında ise Kafkasyalılık vardı.

Her zaman dile getirdiğimiz “Birlikte güçlüyüz” mottosunu işte burada sonuna kadar anlama fırsatı bulduk. Gelecekte bu temasların çok daha üst seviyelere taşınacağına eminim. Her Kafkasyalı genç, diasporada bulunan kardeşleriyle tanışmak için sabırsızlıkla bekleyecek ve çabalayacaktır. Akılımızda diaspora, kalbimizde dostluk, kanımızda Kafkasyalılık oldukça önümüzde hiçbir engel duramayacaktır.

Bu nesil elbet gelecekte daha güçlü dönecek ve diasporaya açılan birer kapı olacaktır.

 

[ssba]