Köklerin Çağrısı: Biladü’ş-Şam’da Kaf Dağı Esintileri

En etkileyici tecrübeler; beklenmedik zamanlarda, beklenmedik yerlerde gerçekleşir. Kafkas Vakfı bünyesinde gerçekleştirdiğimiz bu seyahat, benim turizme olan yaklaşımımı ve gezilerden beklentimi tamamen değiştirdi.

Suriye bölgesine ilgim Baas rejimine karşı protestolar sonrası çıkan iç savaş başladığından beri vardı. Henüz ortaokul çağındayken; dünyayı, ülkeleri, tarihi ve savaşları öğrenip anlamaya çalışırken Suriye İç Savaşı beni bulmuştu. Coğrafi olarak ülkemize yakınlığı ve siyasi ilişkilerimiz nedeniyle zaten gündemde olan bu vahim olay, savaşa ve silahlara ilgi duymaya başlamış bir erkek çocuğu için çok çekiciydi. Yıllarca savaştaki gelişmeleri, tarafları, ittifakları, uluslararası destekleri ve çatışma görüntülerini takip ettim. Savaştan, bir ortaokul-lise çocuğunun izlememesi gereken yüzlerce video izledim. Bu nedenle Suriye, kişiliğimin inşa edildiği yıllardaki etkisiyle bende apayrı bir yere sahip. Savaşın sona erdiği 8 Aralık tarihinden beri de bir gözüm Suriye’deydi. Kafkas Vakfı’nın Kurban Bayramı vesilesiyle bölgeye yardım götürdüğü dönemde, bir gün onlarla birlikte gidebilmenin hayalini kurmuştum.

Projeyi duyduğumda tabii ki hemen atladım. Mücbir sebeplerle; ben, babam Şakir ve İbnirüşd kardeşim, Vakıf heyetinin gelmesinden iki gün öncesine Şam biletlerimizi aldık ve uçuş tarihi için gün saymaya başladım. Gitme vakti geldiğinde içimi ilginç bir endişe kapladı. 2012’de henüz 10 yaşındayken takip etmek için Twitter ve LiveLeak hesapları açtığım ve yıllarca ilgi odağımda olan bu kadim ülkeye, 14 yıl sonra bir yetişkin olarak babamla ve Vakıf’tan soydaşlarımla beraber gidecektim. Sanki yıllarca çalıştığım bir sınava giriyor, yıllarca eğitimini aldığım bir mesleğe başlıyor gibi bir histi.

Uçağımız Şam’a inip taksiyle şehir merkezine giderken ne kadar farklı bir dünyaya geçtiğimizi anlamıştım. Sanki Çernobil’i anlatan bir filmden çıkmış lunapark harabeleri bir yanda, yeni kurulmuş reklam tabelalarında karekodlu akıllı telefon çekiliş reklamları bir yanda dikkat çekici bir kontrast vardı. Bu kontrast yollardaki Esad rejimi dönemi kısıtlamalar nedeniyle alternatifi olmayan, yarısı paslanmış, sola eğik giden Sovyet ve İran arabalarının yanında yeni hükümetin izin vermesiyle Körfez ülkelerinden ithal edilmiş son model dev SUV’lerde de görülüyordu. İbnirüşd’ün ailesinin işlettiği Mandy Hadramout isimli Yemen yemekleri yapan restoranda harika bir yemek yedikten sonra restoranın olduğu caddede gezme ve etrafı keşfetme fırsatı buldum. Mahalledeki Hasaneyn Camisinde (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e ithafen) namazımızı da kıldık. Restoranın bulunduğu mahalle ve cami tanıdık bir nostalji hissettiriyordu. Bu örüntü Şam’da geçirdiğim sonraki beş günde de devam edecekti. Sanki bütün şehir, İstanbul’un benim yaşayamadığım geçmişinden bir yansıma gibiydi.

Şam’daki dernek ziyaretimiz ve çalıştayımızda kıpır kıpır ve heyecanlı 120 kişilik Aza Team’in bir kısmıyla tanışma fırsatı bulduk. 30 yaş altı ama yoğunlukla üniversite çağında gençlerden oluşan bu grup, kısa sürede olağanüstü bir organizasyon kurmuş. Çalıştayda masa içinde masa kurduklarımız ve ömründe tanıştığı Suriyeli olmayan ilk kişiler olduğumuzu söyleyenlerle harika bir gün geçirdik. Sırf bu ekibin varlığı bile Suriye’deki Kafkas sivil toplum hareketinin ne kadar potansiyeli yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

Bu coğrafyaların ortak değeri olan ikram ve misafirperverlik zaten biliniyor. Buna 13 yıllık yıkıcı bir savaştan yeni kurtulmuş ve tüm çabasıyla kalkınmaya başlamış bir toplumun hevesli ruh hali, üstüne de halkta Türkiye’ye olan sempati eklenince ortaya başka bir yerde tecrübe etmesi zor bir harman çıkıyor. Çarşıdaki esnafın Türkiye’den geldiğinizi duyunca hemen yüzü gülüyor, Türkçe bilen Türkiye’den yeni dönmüş genç elemanını çağırıyor. Sokakta konuştuğunuzu duyan, Burdur’da mülteci olarak yaşamış biriyle ayaküstü sohbet ediyorsunuz. Döviz bürolarının kapalı olduğu gün yardım istediğim dönercideki yaşlı amca İngilizce çeviri yapıyor. Genciyle yaşlısıyla herkes, savaşın izole ettiği şehirlerine gelen bu meraklı misafirlerle ilgilenmek istiyor. Bu samimiyet, muhataplarımız soydaşımız Kafkasyalı gençler olduğunda arşa çıkıyor. İki yıllık Almanya yaşamımda edinemediğim seviyede arkadaşlık ve samimiyet düzeyine buradaki kardeşlerimle sadece birkaç günde ulaştığımı hissettim. Kesin gerçekleşecek olan bir dahaki gelişimde çalacağım kapılar belli.

Şehrin çekirdeği olan Eski Şam’da, diğer gezilerimde alışkın olduğum “turist gözü boyama” olmaması çok hoşuma gitti. Hamidiye Çarşısında mazisi yıllara dayanan dükkanlar, turist kazıklayıp döviz koparma peşinde değil de gerçekten oralı halka hizmet etme amacında olunca yaşanan her şey daha gerçek hissediliyor. 100 yıllık kahveci esnafları, eski usül acı kahve çekmenin yanında alelade Nescafe Gold da satıyor. Avrupa’daki açık hava müzesi minvalindeki turistik şehir merkezlerinden sonra yaşayan, soluyan, değişen bu şehir merkezine hayran kaldım. Şehrin binlerce yıllık tarihi, Osmanlı usülü çarşıyla Emevi Camii arasında görünen Roma döneminden Jüpiter Tapınağı kalıntıları arasında yürürken net bir şekilde insanın yüzüne çarpıyor.

Şam merkezde dikkat çekmese de, biraz dışına çıkınca tüm gerçekliğiyle gözler önüne sürülen yıkımdan bahsetmeden olmaz. Özellikle rejimin sürekli bombalamalarla çıplak beton sütunlardan başka bir şey bırakmadığı Jobar mahallesi yıkımın boyutunu gösteriyor. Bu halde olmasa yüz binlerce insana ev sahipliği yapacak bir mahalle, kilometrelerce yıkım ve enkazdan ibaret. Marj-al Sultan adlı Çerkes köyüne giderken de kurşunlanmış duvarlar, yıkılmış depolar, bombalanmış camileri izleyerek gidiyoruz. İşte çocukluğumda savaşı takip ederken gördüğüm Suriye’ye bu sırada şahit oldum.

Amman’a geçersek insan ilişkileri hariç aslında son derece farklı bir tecrübeye gidiyoruz. Şam’ın o oryantal ve organik yapısının yanında, Amman oldukça Batılı ama yine tanıdık hissettiriyor. Şam’daki eski İstanbul yansımasından farklı olarak Amman’ın geniş yolları, kalabalık trafiği, büyük ve ışıklı tabelalı dükkanlarıyla bana İstanbul’un Başakşehir gibi yeni bölgelerini hatırlattı. Ancak burada dikkat çeken kısım Kafkasyalıların varlığı ve statüsü.

Gördüğüm kadarıyla Ürdün’de Kafkasyalılar, toplumun crème de la crème kısmını oluşturuyor. Bürokraside, askeriyede, istihbaratta, ticaret ve sporda nüfusa oranla çok yoğun bir Çerkes varlığı söz konusu. Çoğu Kafkasyalı eğitimli, statülü ve varlıklı. Güzel evleri, Türkiye’de yazlıkları var. Dernekleri için yeni inşa ettikleri kompleks ise olağanüstü, resmen bir hükümet sarayı. Onlarca oda, düğün ve toplantı salonları, açık hava gösteri sahnesi ve daha nice imkanlarıyla bırakalım Suriye’yi, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarında olmayan bir imkana sahipler. Devletle olan bu göbekten bağ ve ekonomik refah, Ürdünlü Çerkesleri gerçekten imrenilecek bir konuma taşımış. Yurt dışına göç etme planı olan Kafkasya kökenli birinin bence odak noktalarından biri Ürdün olmalı, sırf kökeniyle burada birkaç adım önde başlayabilir.

Ürdün’de karşılaştığımız misafirperverlik ve samimiyet ise, Suriye’den farksız. Zaten 150 sene önce aynı ülkenin farklı vilayetlerine yerleşmiş soydaşlar, hatta dernekte denk geldiğimiz wunekoşlarımız (aynı sülaleden olduklarımız) gibi akrabalar olarak birbirimizi bulduğumuz gibi sıkı sıkıya sarıldık. Hayatımızda ilk defa gördüğümüz bu insanlarla sadece 3 günde derin bağlar ve dostluklar kurduk.

Kısaca şimdiye kadarki en keyifli seyahatim diyebileceğim bu iki ülkede geçirdiğim 9 gün, çoğu Avrupa’da olmak üzere 11 ülke gezmiş biri olarak, yurt dışı seyahatlerine olan bakışımı kökten değiştirdi. İhtişamlı binalar ve düzenli yollar fotoğraflarla da görülebiliyor, ancak bu insani samimiyet yüz yüze olmadan yaşanamıyor. Bu yüzden bundan sonraki gezilerimde de bunu kovalayacağım. En popüler, en moda, en fotoğraflık şehirlere değil insanı tanınabilecek coğrafyalara bakacağım.

İki ülkedeki kardeşlerime de selam vererek çok uzak olmayan bir gelecekte tekrar görüşmek üzere diyorum.

 

[ssba]

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.