Aynı Hafızanın İzinde

Bazı projeler vardır; daha başlamadan insanda bir heyecan bırakır. Henüz ilk adımı atılmamış olsa bile, insanın zihninde yolculuğun kendisinden önce anılar oluşmaya başlar. Benim için Şam ve Amman yolculuğu da böyle başladı.

Projeyi ilk duyduğum andan itibaren oldukça heyecanlanmıştım. Fakat projenin süresinin sınırlı olmasından dolayı, Şam ve Golan Tepeleri’ndeki akrabalarımla biraz daha fazla vakit geçirmek istiyordum. Bu yüzden ekipten yaklaşık on gün önce Suriye’ye gitmeye karar verdim. Fakat ailemle geçirdiğim o on gün boyunca zihnimin bir tarafı hep İstanbul’dan gelecek olan ekipteydi.

Birkaç gün sonra arkadaşlarım gelecekti. İstanbul’da beraber vakit geçirdiğim, aynı ekip içerisinde çalıştığım insanların bu kez benim için farklı bir anlam taşıyan bir coğrafyada yanımda olacaklarını düşünüyordum. Acaba Şam’ı nasıl bulacaklardı? Buradaki insanlarla nasıl bir bağ kuracaklardı? Bu şehir, onların gözünde nasıl görünecekti?

Bir yandan ailemle vakit geçiriyor, diğer yandan projenin nasıl geçeceğini düşünüyordum. Rejim çöküşünden sonra Suriye’ye üçüncü gelişimdi. Fakat bu gelişin diğerlerinden farklı olacağını daha en başından hissediyordum. Çünkü bu defa Suriye’yi yalnızca kendi gözlerimle görmeyecektim. İstanbul’da her gün gördüğüm arkadaşlarımla birlikte yeniden keşfedecektim.

Belki de beni en çok heyecanlandıran şey buydu.

29 Temmuz sabahı Golan Tepeleri’nden Şam’a doğru yola çıktığımda, yaklaşık on gündür süren bekleyiş de sona ermişti. Şam’a vardığımda önce bizi ağırlayacak olan ailenin evine geçtim. İstanbul’dan gelecek ekibi beklemeye başladık. İlk ekip öğleden sonra Şam’a ulaştı. Onları karşılayan kişi olmak benim için ayrı bir heyecandı. Bir yandan onları karşılıyor, bir yandan yüzlerindeki ilk Şam izlenimini anlamaya çalışıyordum. Akşamüstü ekibin geri kalanı da geldi. O ekipte Taya da vardı. Taya’nın Suriye’ye ilk gelişiydi. Ailesiyle kavuşmasına şahit olmak ise yolculuğun daha ilk gününde bana çok özel bir an yaşattı. Teyzesi, dayısı ve ilk kez gördüğü kuzenleriyle sarılmalarını izlerken, aslında bu projenin yalnızca bir gezi olmadığını bir kez daha hissettim.

Bazı yolculuklar insanı bir yere götürmez.
İnsanları birbirine götürür.

Akşam Şam merkezinde yemek yedik. Yeni gelen arkadaşlarla tanıştık, sohbet ettik ve yavaş yavaş birbirimize alışmaya başladık. Ardından Rukneddin’deki Çerkes Hayır Derneğine geçtik. Bu ekip ile birlikte ilk defa ben de Suriye’de bulunan bir Çerkes derneğinin kapısından içeri giriyordum. Bu yüzden o akşam benim için de farklı bir anlam taşıyordu.

Dernek binasında bizi büyüklerimiz (Thamade’lerimiz) ve yaklaşık bir aydır proje kapsamında iletişim hâlinde olduğumuz Aza Team karşıladı. İlk karşılaşma düşündüğümden çok daha sıcak ve samimiydi. Bir süredir yalnızca mesajlardan, telefon görüşmelerinden tanıdığımız insanlarla aynı salonda oturuyorduk. Tanışmalar başladı. Büyüklerimiz konuştu, biz kendimizi tanıttık, Aza Team’deki arkadaşlarımız da kendilerini tanıttı. O akşam dernekten ayrılırken içimde oldukça net bir his vardı: Bu ekip ile çok güzel birkaç gün geçirecektik.

Ertesi sabah birkaç saatlik boş zamanımız vardı. Ben de beraber kaldığım kız arkadaşlarımı Şam’ın merkezinde biraz gezdirmek istedim. Çarşıya indik, sokaklarda dolaştık, meyve suyu içtik. Bütün bunlar çok sıradan şeyler gibi görünebilir. Ama benim için değildi. İstanbul’da beraber olduğum arkadaşlarımla Şam’ın merkezinde yürüyordum. Birlikte alışveriş yapıyor, sokaklarda dolaşıyor, konuşuyorduk. Bazen yürürken birkaç saniyeliğine durup bulunduğum yere bakıyordum. Gerçekten burada mıydık? İstanbul’daki arkadaşlarımla gerçekten Şam’ın merkezinde miydim? Bu soruyu birkaç kez kendime sorduğumu hatırlıyorum.

Sonra ekibin geri kalanı ile buluşup derneğe geçtik. Bizi yaklaşık elli-altmış kişilik bir Aza Team grubu bekliyordu. Aralarında ilk defa tanıştığım uzaktan akrabalarım da vardı. İçeri girdiğimizde yüzlerindeki heyecanı görmek mümkündü. Çok geçmeden masalarımıza ayrıldık ve planladığımız çalıştaya başladık.

Farklı masalarda farklı başlıklar üzerine konuşmaya başladık. İlk başta bunun bir saatlik bir çalışma olacağını düşünüyorduk. Fakat konuşmalar ilerledikçe bir saatin ne kadar kısa olduğunu fark ettim. Karşımızda savaşın ortasında büyümüş, on dört yıl boyunca dışarıyla iletişimi büyük ölçüde kopmuş bir toplumun gençleri vardı. Yaşadıkları zorlukları, bugüne dair düşüncelerini ve geleceğe ilişkin umutlarını dinliyorduk.

Bir tarafta bizim sorularımız vardı. Diğer tarafta yıllardır anlatılmayı bekleyen hikâyeler. Bir saat yetersiz kaldı…

Aslında o gün fark ettiğim şeylerden biri de buydu:
Bazı konuşmaların süresi olmaz. Çünkü karşınızdaki insanın anlatacakları, sizin dinlemek için ayırdığınız zamandan çok daha büyüktür.

Çalıştay bittiğinde konuşmalar bitmedi. Dinlenme sırasında başka insanlarla tanıştık, farklı masalara geçtik, sohbet ettik. Ardından dernek gençlerinin bizim için hazırladığı gençlik gecesine, Zexes’e geçtik. Geleneksel oyunlar oynandı. Sohbetler edildi. Kahkahalar yükseldi. Ve gecenin bir yerinde benim için bütün gezinin en önemli farkındalıklarından biri ortaya çıktı. İngilizce bilen gençlerin sayısı sınırlıydı. Bizim ekipte de Arapça bilen çok fazla kişi yoktu. Bu yüzden zaman zaman çeviri konusunda yardımcı oluyordum. Fakat bir süre sonra gözüm bir arkadaşıma takıldı.

Suriyeli bir Çerkes gençle konuşuyordu. Ortak konuşabildikleri belirgin bir dil yoktu. Ama konuşuyorlardı. İşaretlerle, birkaç kelime İngilizceyle, karşı tarafın bildiği birkaç Türkçe kelimeyle, mimiklerle… Ve en önemlisi, gülerek. Birbirlerini anlamak için aynı dili konuşmaları gerekmiyordu.

O an şunu düşündüm:
Belki de bizi birbirimize bağlayan şey dil değildi.

Dil yalnızca iletişimin araçlarından biriydi. Asıl bağ; kültürde, hafızada, aidiyette, kimlikte ve geçmişteydi. Aynı hikâyenin farklı yerlerinde büyümüş insanlar, birkaç saat içerisinde birbirlerine bu kadar yakın hissedebiliyorsa, aramızdaki mesafenin aslında ne kadar yapay olduğunu düşünmeye başladım.

Gecenin sonunda danslar ve müzik eşliğinde Ceug kısmına geçtik.

Ve sonra ayrılık vakti geldi.

Aslında ertesi gün yine görüşecektik. Buna rağmen ayrılmak kolay değildi. Araçlarımızı beklerken sohbetler devam etti, müzik devam etti, kahkahalar devam etti. Kimse gitmek istemiyordu. Saat gece biri bulduğunda ancak yola çıkabildik. O gece Kasyun Dağı’na çıktık. Şam’ı bu kez yukarıdan izliyorduk. Gün boyunca gördüğümüz şehir, karşımızda başka bir hâle bürünmüştü. Yıkımın içinden ayakta kalmaya çalışan bir şehir vardı karşımızda. Ama yalnızca yıkım yoktu. Hayat da vardı. İnsanlar hâlâ yaşıyor, çalışıyor, gülüyor, arkadaşlarıyla buluşuyor ve gelecek hakkında konuşuyordu. Belki de umut dediğimiz şey tam olarak buydu: Her şeye rağmen hayatın devam etmesi.

Ertesi gün eski Şam’da bir kahvaltıyla başladık. Önceki gün tanıştığımız Aza Team’den arkadaşlarımız da bize eşlik ediyordu. Ardından Emevi Camii’ne doğru yürüdük. Eski Şam’ın sokaklarından geçerken şehrin tarihini yalnızca binalarda değil, sokakların kendisinde hissediyordum. Emevi Camii’ne ulaştığımızda ise başka bir duyguya kapıldım. Cuma namazını orada kılmak ve hutbeyi Arapça dinlemek benim için tarif edilmesi zor bir andı. Bir süre bulunduğum yeri, geldiğim yolu ve yanımdaki insanları düşündüm.

Namazın ardından arkadaşımız Bibars’ın rehberliğinde Şam’ı gezmeye başladık. Hamidiye Çarşısı’ndan geçtik, meşhur Bekdash dondurması yedik, eski Şam’ın sokaklarına daha da derinlemesine girdik. Ben de zaman zaman Bibars’ın anlattıklarını çevirmeye çalışıyordum. Fakat bir süre sonra buna da gerek kalmadığını fark ettim. Çünkü insanlar artık bir şekilde birbirini anlıyordu. Dil yine geri plandaydı.

Eski Şam’daki gezimizin sonunda Marj al-Sultan’a doğru yola koyulduk. Marj al-Sultan’a vardığımızda ise Şam’ın o güzel ve tarihî yüzünün yanında savaşın başka bir yüzüyle karşılaştık. Yıkılmış binalar, hasar görmüş yapılar ve kurşun izleri…

Savaşın üzerinden zaman geçmiş olsa da izleri hâlâ oradaydı.

Fakat o izlerin arasında başka bir şey de vardı:
Çerkes bayrakları.

Neredeyse her sokakta bir bayrak görmek beni derinden etkiledi. Bir yanda savaşın bıraktığı yıkım, diğer yanda bütün bu yıkımın içinde yaşamaya devam eden bir topluluk vardı. İnsanlar günlük hayatlarına devam ediyordu. Savaştan sonra Marj al-Sultan’a geri dönüp hayatını yeniden kurmaya çalışan insanlar vardı. Belki de o gün en çok bunu düşündüm: Bir yere ait olmak, bazen yalnızca orada yaşamak değildir. Bazen bütün yıkımın ardından yeniden dönüp aynı sokaklarda hayat kurabilmektir. Derneğe döndüğümüzde bizim geldiğimizi duyan ve bizimle tanışmak için gelen insanlar bekliyordu. Birlikte vakit geçirdik ve akşama kadar eğlendik. Sonrasında Şam’a doğru yola çıktık.

Şam’daki son gecemizdi ve veda vaktiydi. Birkaç gün önce hiç tanımadığımız insanlardan ayrılırken, sanki yıllardır hayatımızda olan arkadaşlarımızdan ayrılıyormuşuz gibi hissediyorduk. Birlikte geçirdiğimiz süre yalnızca üç gündü. Ama üç gün gibi değildi. Sanki yıllardır tanıdığımız insanlarla yeniden buluşmuş gibiydik. Ayrılırken bize söyledikleri cümleler hâlâ aklımda: “Ne zaman tekrar geleceksiniz?” “Lütfen yeniden gelin.”
Biz de söz verdik. İlk fırsatta yeniden geleceğimize dair.

Ve böylece Şam’daki yolculuğumuz sona erdi.

Ertesi sabah bu kez Ürdün’e doğru yola çıktık.

Suriye-Ürdün sınırını geçtikten sonra hissettiğim ilk şey şaşkınlıktı. Mesafeler bu kadar kısa olmasına rağmen iki ülke arasındaki görüntü bu kadar farklı olabilir miydi? Birkaç saat önce savaşın izlerini taşıyan, yıkımın içerisinden geçtiğimiz bir ülkedeydik. Şimdi ise lüks arabalar, farklı şehir düzeni ve bambaşka bir hayat karşımızdaydı. Savaşın bir ülkeyi ne kadar değiştirebildiğini bu kadar kısa bir mesafe içerisinde görmek, benim için beklemediğim kadar sarsıcıydı.

Ürdün’de bizi Abdullah, Nawaf ve Murad karşıladı. Geçirdiğimiz süre boyunca bize eşlik edecek olan bu üç arkadaşımız, daha ilk andan itibaren bizi evimizde gibi hissettirmek için ellerinden geleni yaptılar. Ertesi gün Amman’ı gezdirdiler. Akşamında Çerkes Hayır Derneğine ve Al-Jeel al-Jadeed Kulübüne ziyarete gittik.

Ürdün programımız Suriye kadar yoğun değildi. Ama yine aynı şeyi hissettim. Nereye gidersek gidelim, bir şekilde tanıdık bir yere varıyorduk. Çünkü bazen bir coğrafyayı tanıdık yapan şey binaları değildir. İnsanlarıdır. Ve belki de bu yolculuğun bana en büyük öğrettiği şey buydu.

Birkaç gün içerisinde hayatımıza giren insanlar, birkaç gün içerisinde hayatımızdan çıkmış gibi değildi. Onları İstanbul’da ağırlamak, yeniden aynı masada oturmak, yeniden birlikte gülmek için şimdiden sabırsızlanıyoruz.

Bize kapılarını açan, sofralarını paylaşan, hikâyelerini anlatan ve savaşın bütün zorluklarına rağmen bizi mümkün olan en güzel şekilde ağırlayan dostluklar edindik. Bu gezi bana bir kez daha gösterdi ki bazen sınırlar haritalarda vardır, ama insanların arasında yoktur.

Dil farklı olabilir. Vatandaşlık farklı olabilir. İnsanlar birbirlerinden binlerce kilometre uzakta yaşayabilir. Ama hafıza ortaksa, kültür ortaksa, geçmiş ortaksa ve aidiyet aynı yerden besleniyorsa, aradaki mesafe bir anda anlamını yitirir. Biz belki Şam’a gittik. Sonra Amman’a geçtik.

Ama aslında yol boyunca başka bir yere daha gittik:
Kendi hafızamızın içine.

Ve oradan dönerken yanımızda yalnızca fotoğraflar ve anılar değil, yeni dostluklar da vardı. Umarım bu dostluklar daim olur. Umarım verdiğimiz sözleri tutar ve yeniden aynı sokaklarda, aynı sofralarda, aynı kahkahaların içinde buluşuruz. Çünkü bazı yolculuklar bittiğinde bitmez.

Bazı yollar, insan eve döndükten sonra devam eder.

 

[ssba]

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.