Taşın Hafızasını Tutmak: Ürdün’e Dair

İlkokul zamanlarında dünya haritasının önünde çeşitli ülkelere bakıp öğrenmeye çalışmak çoğu kişinin aksine benim için hiç sıkıcı değildi. İnsan oralara gitmeden önce hakkında çok şey bildiğini zanneder. Haritalarda yerini görür, tarih kitaplarında adını okur, fotoğraflarına bakar ve zihninde kendince bir ülke kurar. Fakat yolculuk başladığında bütün bu bilgilerin, asıl ülkenin yanında ne kadar eksik kaldığını anlarsın. Ürdün de benim için böyle bir yerdi. O çocukluk zamanları bu toprakların geniş bir Çerkes diasporasına ev sahipliği yaptığını bilmiyordum.

Suriye’den Ürdün’e doğru yola çıktığımızda kendimce tam anlam veremediğim bir burukluk hissediyordum. Kolay kolay yeni mekânlara alışamayan biri olarak, Suriye’de gördüğüm samimi ilgi ve misafirperverlik bende derin bir etki bırakmıştı. Oradaki Çerkeslerin içten yaklaşımlarını ve kardeşlik duygusunu uzun süre unutamayacağımı biliyordum. Bununla birlikte, Amman’a doğru ilerlerken Ürdün’deki Çerkes kardeşlerimizle tanışacak olmanın heyecanını da yaşıyordum. Suriye’de gördüğümüz yakınlığın benzerini burada da göreceğimize inanıyordum. Amman’a vardığımızda bu düşüncemde yanılmadığımı da anladım.

Yol boyunca Amman’ın tepeleri, Akabe’nin denizi ve Ürdün’ün tarihi hakkında hocalarımızla sohbet ederek ilerledik. Bir yandan ülkenin geçmişine dair bilgiler edinirken diğer yandan burada yaşayan Çerkeslerin hayatlarını ve faaliyetlerini de merak ediyordum. Akşam olduğunda ise günün yorgunluğunu atmak için arkadaşlarla birlikte çay içmek üzere bir araya geldik. O akşam Abdullah ve Nawaf’la ilk kez tanıştık. Sıcak çay eşliğinde başlayan sohbet kısa sürede samimi ve keyifli bir ortama dönüştü. İlk kez karşılaşmamıza rağmen uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi rahat bir sohbet ettik. Abdullah’ın kendi başına Türkçe öğrendiğini ve oldukça ilerlediğini de bu vesileyle öğrendik. Ürdün’deki Çerkeslerin hayatından, Amman’dan, Türkiye’den ve ortak kültürümüzden konuşurken şakalar ve esprilerle akşamın nasıl geçtiğini anlamadık.

Daha ilk akşamdan hissettiğimiz bu sıcaklık, Amman’da kendimizi yabancı hissetmeyeceğimizi gösteriyordu. Çerkesler ve diğer Kuzey Kafkas halkları, tarih boyunca savaşlar, sürgünler ve çeşitli siyasi gelişmeler nedeniyle dünyanın farklı coğrafyalarına dağılmış olsalar da ortak tarih, kültür ve hafızanın oluşturduğu bağlarını korumayı başarmışlardı. Farklı ülkelerde ve farklı şartlarda yaşamış olsak da aynı masanın etrafında kısa sürede ortak bir dil ve samimi bir ortam oluşturabiliyorduk. Amman’da tanıştığımız insanların sohbetlerinde, misafirperverliklerinde ve kültürlerine sahip çıkma konusundaki hassasiyetlerinde bu bağı açıkça görmek mümkündü.

Ürdün ziyaretimizin ikinci gününde, Çerkes Hayır Derneği ile ülkenin önde gelen Çerkes kulüplerinden biri olan Al-Jeel Kulübü’nü hocalarımız ve büyüklerimizle birlikte ziyaret etme fırsatı bulduk. Bu ziyaretler sırasında kurumların işleyişini yakından gözlemleme imkânı elde ettik. Her iki kuruluşun da oldukça sistemli, düzenli ve kurumsal bir yapıya sahip olduğunu görmek dikkat çekiciydi. Kültürel faaliyetlerden gençlik çalışmalarına, sosyal yardımlardan eğitim faaliyetlerine kadar birçok alanda planlı bir şekilde faaliyet yürüttükleri görülüyordu.

Bununla birlikte, ziyaretlerimiz sırasında yalnızca onların çalışmalarını tanımakla kalmadık; onlar da bizim yürüttüğümüz faaliyetlere ve çalışmalarımıza büyük bir ilgi gösterdiler. Türkiye’de gerçekleştirilen kültürel faaliyetleri, gençlere yönelik çalışmaları ve diaspora içerisinde yürütülen projeleri merak ediyor, bizlerin neler yaptığını ve bu çalışmaların nasıl sürdürüldüğünü öğrenmek istiyorlardı. Karşılıklı olarak tecrübelerimizi paylaşmamız, farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkes topluluklarının birbirinden öğreneceği çok şey olduğunu göstermesi bakımından oldukça anlamlıydı. Sohbetlerimiz sırasında ortaya çıkan bu karşılıklı merak ve ilgi, aramızdaki bağın yalnızca ortak bir geçmişten ibaret olmadığını; bugün de devam eden canlı bir iletişim ve dayanışma zemininin bulunduğunu hissettirdi.

Bu kurumları diğer birçok diaspora kuruluşundan ayıran en önemli özelliklerden biri de gelenek ile kurumsallığı bir arada sürdürebilmeleriydi. Modern bir yönetim anlayışını benimserken aynı zamanda kültürel değerlerinden taviz vermemişler; kimliklerini koruyarak gelişmeyi ve ilerlemeyi başarmışlardı. Özellikle genç nesillerin kültürel faaliyetlere dâhil edilmesi, geleneklerin yaşatılması ve toplumsal dayanışmanın sürdürülmesi konusunda gösterilen hassasiyet dikkat çekiciydi. Şüphesiz bu durumun ortaya çıkmasında Ürdün’deki Çerkeslerin sahip olduğu toplumsal konumun da önemli bir etkisi bulunmaktadır. Ülkenin kuruluşundan itibaren devlet ve toplum hayatında aktif roller üstlenen Çerkesler, zaman içerisinde hem kendi kimliklerini muhafaza etmiş hem de yaşadıkları ülkeye güçlü bir şekilde entegre olmayı başarmışlardır. Bu tarihî birikim ve toplumsal tecrübe, bugün ziyaret ettiğimiz kurumların güçlü yapısında da açıkça hissedilmektedir. Bu nedenle söz konusu kuruluşlar yalnızca kültürel faaliyetlerin yürütüldüğü merkezler değil; aynı zamanda Ürdün Çerkeslerinin kolektif hafızasını, dayanışma ruhunu ve gelecek tasavvurunu yaşatan önemli yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Üçüncü günümüzde Amman’a yakın Naur’da, Çerkes Hayır Derneği tarafından düzenlenen kermes gecesine katıldık. Kermes alanında geleneksel Çerkes ürünlerinin yanı sıra çeşitli yemeklerin ve yöresel lezzetlerin sunulduğu stantlar vardı. Farklı yaş gruplarından insanların bir araya geldiği bu etkinlik oldukça canlı ve samimi bir atmosfere sahipti. Geleneksel ürünleri inceleyip yemekleri tadarken bir yandan da çevremizdeki insanların neşesine ortak olduk.

Gecenin ilerleyen saatlerinde kısa bir ceug da yapıldı. Geleneksel müzikler eşliğinde gerçekleştirilen bu eğlence, etkinliğe ayrı bir hareketlilik kattı. Bizler de bu güzel atmosfere eşlik ederek keyifli anlar yaşadık. Gençlerin ve büyüklerin aynı ortamda geleneksel bir kültürel unsuru paylaşması, Çerkes kültürünün Ürdün’de hâlâ canlı bir şekilde sürdürüldüğünü görmek açısından oldukça anlamlıydı.

Naur’da bizim için ayrıca anlamlı olan bir başka yeri de ziyaret ettik. Dernek tarafından korunarak günümüze kadar yaşatılan ve burada yapılmış ilk geleneksel Çerkes evlerinden biri olarak ifade edilen bu yapı, geçmişteki Çerkes yaşamına dair önemli izler taşıyordu. Evin mimarisini ve geleneksel yapısını yakından görmek, Ürdün’deki Çerkeslerin kültürel miraslarına sahip çıkma konusundaki hassasiyetlerini bir kez daha görmemizi sağladı.

Ürdün’de bulunduğumuz sonraki günlerde Abdullah, Nawaf ve daha sonra tanıştığımız Murat’ın ilgisi ve misafirperverliği de yolculuğumuzun önemli bir parçası oldu. Yorulmadan, usanmadan bizimle ilgilendiler ve Amman’ı mümkün olduğunca yakından tanımamız için ellerinden geleni yaptılar. Amman’ın tepeleri ve beyaz evleri arasında şehrin neredeyse tamamını birlikte gezdik. Kimi zaman Ürdün’ün tarihinden, kimi zaman günlük hayatından, kimi zaman da buradaki Çerkeslerin geçmişinden ve bugününden konuştuk. Üçünün de oldukça espritüel ve neşeli insanlar olması, yoğun geçen günlerimizi daha keyifli hâle getirdi. Sohbetler ve şakalar eşliğinde uzun süren gezilerde bile yorgunluğumuzu fazla hissetmedik.

Son günümüzde Abdullah’ın ailesiyle birlikte bizi evinde ağırlaması ise ayrıca unutamayacağım anlardan biri oldu. Evlerine girdiğimiz andan itibaren gösterdikleri samimiyet ve misafirperverlik sayesinde kendimizi yabancı bir yerde değil, tanıdık bir ortamda hissettik. Birlikte oturup sohbet ettik, yemek yedik ve Ürdün’deki hayat üzerine konuştuk. Abdullah’ın Türkçeye duyduğu ilgiyi sohbetlerimiz sırasında görmek, bildiği kelimeleri kullanmaya çalışması ve yeni ifadeler öğrenmeye gayret etmesi oldukça hoşumuza gitti. Zaman zaman Türkçe üzerinden yaptığımız küçük şakalar da sohbetimize ayrı bir renk kattı.

Nawaf ve Murat da Abdullah gibi sıcak ve samimi insanlardı. Onlarla geçirdiğimiz zaman boyunca kendimizi bir ziyaretçi gibi hissetmedik. Sanki uzun zamandır tanıdığımız arkadaşlarımızla bir araya gelmiş gibiydik. Bizi sürekli gezdirmeleri ve her fırsatta Amman hakkında bir şeyler anlatmaları, Ürdün’ü onların gözünden tanımamıza yardımcı oldu. Biz yeni yerler görmenin heyecanını yaşarken onlar gün boyunca bizimle ilgileniyor, bizi bir yerden başka bir yere götürüyor ve her şeyin yolunda gitmesi için çaba gösteriyorlardı. Buna rağmen yorgunluklarını hiçbir zaman belli etmediler.

Amman’ın tepeleri, beyaz evleri ve Naur’daki geleneksel Çerkes evi elbette hafızamda yer etti. Ancak bu yolculuktan geriye yalnızca gördüğüm yerler kalmadı. İnsanların anlattıkları hikâyeler, birlikte içilen çaylar, aynı masada yapılan sohbetler, ceugda buluşan insanlar ve geçmişten bugüne korunmuş yapılar, Ürdün’ün benim için bambaşka bir anlam kazanmasını sağladı. Belki de bir coğrafyanın hafızası yalnızca taşlarında, evlerinde ve sokaklarında değil; orada yaşayan insanların anlattıklarında ve yaşattıkları geleneklerde de saklıdır. Ürdün’de geçirdiğimiz günlerde ben de bu hafızanın küçük bir parçasına tanıklık ettim. Çocukken harita üzerinde yalnızca adını bildiğim bu ülke, şimdi zihnimde insanları, hikâyeleri ve ortak geçmişimizin izleriyle yaşayan bir yere dönüştü. Bu nedenle Ürdün’den ayrılırken yanımda yalnızca yeni bir ülkeye dair hatıralar değil, farklı coğrafyalara dağılmış olsak da bizi birbirimize bağlayan ortak hafızanın izleri vardı.

 

[ssba]

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.