Suriye İzlenimleri – 2
31 Temmuz’da da yoğun bir güne kalktık. Gençler bugün serbest Şam gezisi yapacaklar. Günlerden Cuma; programımızda tarihi Emevi Camii’nde Cuma namazı kılmak var. Otelde sabah kahvaltısından sonra, Suriye iç savaşı sırasında rejim güçleri tarafından yerle bir edilen Jobar ve Kabun semtlerini görmeye gideceğiz.
Gitmeden önce uyarılıyoruz. Bu semtlerde yıkıntılar hâlen dokunulmadan duruyor. Mayın ya da patlamamış mühimmatların bulunduğu söyleniyor. Yeni Suriye yönetimi, yıkılmış semtin sokaklarında mayın temizliği yaparak araçla gezme parkuru oluşturmuş. Araçtan inmememizi sıkı sıkı tembihliyorlar.
Otelimizden ayrıldıktan sonra yaklaşık altı-yedi kilometre sonra, Şam’ın banliyölerinden birine ulaştık. Uzun bir caddenin sağ tarafı yıkıntı, sol tarafı ise sağlam binalardan oluşuyordu. Aralarında yüz metrelik bir mesafe olan iki ayrı dünyayla karşı karşıya kalmıştık. İki ayrı dünyayı boydan boya bölen caddenin bir yanı harabe, diğer yanı ise Gazze’yi andırıyordu.
Suriye’de Esad rejimine karşı halk isyanı başladığında, Şam’ın banliyölerinden Jobar ve Kabun semtleri muhalif “Özgür Suriye Ordusu” taraftarlarının yanında yer almıştı. Suriye’nin Ürdün sınırındaki Dera kasabasında başlayan isyan, Suriye’nin geneline yayılmıştı. Esad’ın sarayına yaklaşık on kilometre mesafede yer alan Jobar ve Kabun semtlerindeki direniş, rejim güçleri tarafından çok vahşi yöntemlerle bastırılmıştı.
Esad rejimi, Rusya ve İran’ın da desteğiyle tam yedi sene bu semtleri bombalayarak taş üstünde taş bırakmadı. 2018 yılında İran’a bağlı Haşdi Şabi birliklerinin desteğiyle yıkıntı hâline gelen bu semtler Esad rejiminin kontrolüne geçti. Anlatılanlara göre, yıkıntıların altında kalan birçok beden aç kalan, vahşileşen köpekler tarafından parçalandı. Esad güçlerinin 2018 yılında eline geçen Jobar, Özgür Suriye Ordusu’nun 8 Aralık 2024 tarihinde Esad’ı devirmesi üzerine özgürlüğüne kavuştu.
Jobar tarafına geçip, sokakların arasında yıkıntıların kenara süpürülmesiyle açılan dar bir yolda ilerlemeye başladık. Televizyonlarda buranın görüntülerini izlemiştim. Bizzat gözlerimle görünce, bir zalimin, bir diktatörün bu kadar zalim olabileceğine gözlerimle şahit oldum. Bu nasıl bir vahşet, bu nasıl sadist bir ruh, anlamak mümkün değil. O tarihlerde yaklaşık iki yüz bin civarında insanın yaşadığı bir semt, sağlam bir yapı kalmamacasına yerle bir edilmiş.
Sekiz yıl boyunca her gün bombalanmış. Uçak, roket, tank mermileri, otomatik makineli tüfekler; aklınıza gelecek her türlü mühimmat kullanılmış. Sokaklar arasında dolaştıkça dehşete düşüyoruz. Sadece evler değil, camiler, okullar, semtteki hastaneler; kısacası bütün sosyal yapılar yerle bir edilmiş.
İmkânlarım ölçüsünde fotoğraf çekiyorum. Fotoğrafları aracın içinden çektiğim için ne kadar iyi çıktıklarını maalesef anlamam mümkün değil. Jobar’da yaşam sıfırlanıp sivil halk tamamen bölgeyi terk ettikten sonra, Özgür Suriye Ordusu mensupları da büyük kayıplar vererek bölgeyi terk etmek zorunda kalmışlar.
Rejim güçleri burayı ele geçirdikten sonra mayınlarla, tuzak bombalarla döşeyip halkın girişine tamamen kapatmış. Jobar’ın kurtuluşunun üzerinden iki yıl geçmesine rağmen henüz buraya sıra gelmemiş. Yıkıntılar olduğu gibi duruyor. Sokaklar arasında dolaşırken, bombalanmış bir evin önünde bütün ihtişamıyla açan bir begonvil çiçeği gözüme çarptı. Arabayı durdurdum ve o yıkıntının önüne gidip fotoğraflamak istedim.
Arkadaşların ikazlarına rağmen dikkatlice o enkaza ulaşarak önünde fotoğraf çekmeye muvaffak oldum. Yarım saate yakın Jobar sokakları arasında dolaştık. Hayalet şehri dolaşırken hiç kimseyle karşılaşmadık. İbni Rüşt Hacıbayram, bu yıkıntıların kaldırılması için çalışmalar yapıldığını söylüyor. Kabun semtindeki yıkıntıların yüzde seksen oranında temizlendiğini belirtiyor.
Jobar yıkıntılarının temizlenmesinin çok maliyetli olduğu söyleniyor. Önce mayınların ve tuzakların temizlenmesi gerekiyor. Milyarlarca dolara mal olacak bu çalışmanın Suriye hükümetinin baş edebileceği bir şey olmadığı aşikâr. Jobar’dan sonra yine aynı şekilde yıkılan Kabun semtine geçiyoruz. Kabun, Jobar’a göre biraz daha küçük bir bölge. Buradaki yıkıntılar büyük ölçüde temizlenmiş. Hâlen de çalışmaların devam ettiğine şahit oluyoruz.
Yıkıntılar arasında dolaşırken Cuma namazı vaktinin yaklaştığını fark ediyoruz. Aslında Emevi Camii’ne beş kilometre mesafedeyiz. Esad güçleri burayı yıkarken, Suriye halkının büyük bir kısmının da bu olaya yakından şahit olduğunu düşünüyorum. Aracımızı uygun bir yere park edip ünlü Hamidiye Kapalı Çarşısı’nın dar sokaklarından ilerliyoruz. Cuma günü resmî tatil olduğu için çarşıdaki dükkânların büyük kısmı kapalı. Tek tük de olsa açık dükkânlar mevcut.
Emevi Camii, tabiri caizse kapalı çarşı ve diğer dükkânların arasında kalmış. Biz yürürken ezan okunmaya başladı. Kısa bir yolculuktan sonra tarihi Roma sütunlarının altından geçerek caminin giriş kapısına ulaşıyoruz. Emevi Camii’nin önemi, büyüklüğü yani cemaat kapasitesi değil. Burası İslam’ın en eski mabetlerinden birisi. Peygamberimizin vefatından yaklaşık seksen sene sonra Halife I. Velid tarafından inşa edilmiş.
Emevi Camii’nin bulunduğu yerde eski bir Roma tapınağı ve Hz. Yahya’nın kabri olduğu söylenen bir makam bulunduğu ifade ediliyor. Roma tapınağının kalıntıları gözle görülür bir şekilde hâlen ayakta duruyor. Camii, gerçeği söylemek gerekirse, umduğumdan çok daha küçük bir yapı olarak karşıma çıktı. Dikdörtgen bir yapı olarak 140×40 metre şeklinde inşa edilmiş. Kapalı mekânın dışında, iç mekândan daha geniş bir avluya sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Cemaat kalabalık olduğunda, dış mekânların da hasırlar serilerek kullanıldığını ifade ettiler. Caminin girişine göre sol tarafta kadınlar için ayrılan bir bölümün mevcut olduğunu ifade edelim. Kafilemizin tamamı ile Suriye derneği mensuplarından kalabalık bir grubun da bizimle birlikte Emevi Camii’nde Cuma namazını kıldıklarını söyleyelim.
Emevi Camii’nde namazları kıldıran üç imam olduğunu öğrendim. İki imam vakit namazlarında görev yaparken, Cuma namazlarını da Şeyh İbrahim Şaşu’nun kıldırdığını söylediler. Cuma namazının hutbesi Suriye’de oldukça uzun sürüyor. Hutbeler merkezi sistem olmadığı için imamın o günkü konusuna göre süresi uzun ya da daha kısa olabiliyor.
31 Temmuz günü Emevi Camii’nde Şeyh İbrahim Şaşu tarafından okunan hutbe yaklaşık otuz beş dakika sürdü.Cuma namazı sonrası caminin içini etraflıca dolaşarak inceledim. Caminin sütunları ve işlemeleri çok ilgimi çekti. Değişik bir mimari tarzı vardı. Sorduğumda, yapımında Bizans’tan gelen ustaların çalıştığını söylediler.
Cuma çıkışı caminin hemen yanında bulunan Selahaddin Eyyubi Türbesi ile ilk Türk hava şehitlerinin mezarlarını ziyaret etmek istedik. Buralar TİKA tarafından restorasyona alındığı için görmemiz mümkün olmadı.
Ekibimiz toplu olarak saat 17.00’de Marj El Sultan köyüne hareket edecek. Yaklaşık iki buçuk saatlik boş zamanımız var. Önce Hamidiye Çarşısı’nda tarihi bir bozacı dükkânına uğruyoruz. Dükkân, ilk açılışında uzun süre bozacı olarak hizmet vermiş, ama şu anda ünlü bir dondurmacı. Şam’a gelenler bu dondurmacıya uğramadan gitmiyorlarmış. Biz de bu geleneği bozmayalım dedik.
Bakdash Dondurma adlı bir dükkânın önüne geldik. Geldik ama ortalık ana baba günü. İnsanlar dondurma almak için birbirlerini eziyorlar. Tabelada bir şey dikkatimi çekiyor. Dükkân 1895 yılında açılmış, hâlen aynı ailenin elinde faaliyetine devam ediyor. Hamidiye Çarşısı da 1895 yılında Sultan II. Abdülhamit tarafından açıldığına göre 131 yıldır bu mekânda hizmet veriyorlar.
Firma kuvvetle muhtemel komşu dükkânları da satın alarak oldukça geniş bir oturma alanı oluşturmuş. Ben diyeyim üç yüz, siz deyin beş yüz; yani açık artırmayla bine kadar çıkarabileceğiniz bir kapasiteye sahip. Gençler, iç mekânda bize beş kişilik bir oturma yeri ayarlayarak bizi sıkıntıdan kurtardılar. İçeride yanımızda oturanlarla hemen kaynaşıyoruz. Bizim farklı olduğumuzu hissedip soruyorlar. Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde istisnasız olarak hepsi Erdoğan’a hayranlıklarını ifade ediyorlar.
Libya’dan, Lübnan’dan, Fas’tan ve Mısır’dan gelen farklı insanlarla tanışıyoruz. Tezgâh arkasında ellerinde tokmaklarla dondurma döven on beş-yirmi usta, sayısını bilemediğim kadar garson, kuyruğa girip kendi dondurmasını almaya çalışan yüzlerce insan; kısacası mahşer yeri gibi bir mekân.
Kısa bir bekleyişten sonra oldukça büyük bir kasenin içinde dondurmamız geliyor. İlginç olan şey, dondurmanın üzerinde manda kaymağını andıran kalın bir kaymak tabakası var. Bu güzelliğin içindeki tek kötü manzara, plastik kasenin yanında verilen plastik kaşık. Dışarıda kırk dereceyi bulan sıcaklıkta bu dondurma gerçekten de çok iyi geldi. Üzerine de soğuk suyu içtikten sonra yorgunluğumuz geçti ve keyifler yerine geldi.
31 Temmuz gününün son ziyareti, zamanında Suriye’nin en büyük Çerkes köyü olan Marj El Sultan’a yapılacaktı. İki araçla yola çıktık. “Marj” kelimesi Arapçada çayır anlamına geliyor. Yani gideceğimiz Çerkes köyünün anlamı “Sultan Çayırı” olarak ifade edilebilir. Köyün Çerkeslere tahsisinin Sultan Abdülaziz tarafından yapıldığı söyleniyor.
Yaklaşık bir saatlik bir yolculuğun ardından köye ulaşıyoruz. Yer yer ağaçların gözümüze çarptığı, oldukça yeşil bir coğrafyaya giriyoruz. Köye girişimizde, Jobar kadar olmasa da önemli derecede yıkıntıların arasından geçiyoruz. Bazı evlerin de henüz yeni tamir gördükleri gözle görülüyor.
Aracımız Marj El Sultan Adıge Derneği’nin önünde park ediyor. Dernek binası oldukça büyük görünüyor. Yönetim odaları ve mutfak dışında oldukça geniş bir salona sahip. Söylenen saatten yarım saat önce vardığımız için az miktarda bir grup bizleri karşılıyor. Hemen kısa sürede dernek binası hızla doluyor.
Önce büyük salonda bir araya geliyoruz. Köy ilk kuruluşunda ağırlıklı olarak Şapsığ kabilesi tarafından kurulmuş. Şu anda çok farklı kabileden insanlar var. Bunlara Oset ve Karaçaylar da dâhil. Birul Acem ve Barika köylerine geri dönmeyip buraya yerleşen Çerkesler de var. Dernek Başkanı Burhan Hun Şapsığ, yardımcısı Yaşar Hatuv Hatukoay bize köy hakkında bilgi veriyorlar.
İç savaş öncesi yaklaşık iki yüz elli haneye yakın, parmakla gösterilen bir köy imiş Marj El Sultan. Girişte ağaçların gölge yaptığı bir yoldan girilirmiş köye. Asırlık koca koca ağaçlar varmış. İşgalciler bu ağaçların hepsini keserek yakacak odun olarak kullanmışlar.
Köyde seralar varmış. Her türlü sebze ve meyve yetişirmiş. Sulama imkânı da varmış. Mesut ve mutlu bir yaşam sürerlerken iç savaşla birlikte huzurları bozulmuş. Yaşar Hatuv, “Marj El Sultan’ın bu hâle geleceğini rüyamda görsem inanmazdım.” diyor. Köye Esad muhalifi, çoğu Suriyeli olmayan farklı insanlar girmiş. Köy bir anda rejim ile muhaliflerin savaş alanı hâline gelmiş.
Hem rejimin hem de muhaliflerin attıkları roketlerle köyde büyük bir yıkım oluşmuş. Köyün kenar mahallelerinde bulunan yabancılar zamanla köyde bazı yerlere el koymuş, bazı kızları nikâhlarına almak istemişler. Köy şiddetle tepki göstererek hızla Marj El Sultan’ı terk etmeye başlamış. Koskoca köyde hiç kadın ve kız bırakmadan büyük ölçüde herkes dışarı çıkmış. İşgal zamanı yine de her şeye rağmen erkeklerden oluşan elli-altmış kişilik bir grup kalmış.
Yaklaşık olarak köyde yüzde elliyi aşkın bir yıkım olmuş. Kısmi olarak da yıkılan yerler olmuş. Dernek binası da büyük hasar görmüş. Köyde, Türkiye’ye gelip burada uzun süre yaşayıp geri dönenlerin fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Yaz tatili vesilesiyle tatile gelip Türkiye’ye geri dönecek olanlarla da karşılaşıyoruz.
Bizi karşılayan Thamatelerden Huvaj Gazi de Türkiye’de kalanlardan. Marj El Sultanlılar genellikle Samsun’da kalmışlar. Bir kısmı da çifte vatandaş olmuşlar. Dernek Başkanı Burhan Hun, köyü terk edenlerden bilhassa Türkiye’ye gidip yerleşenlerin geri dönmeyip yerlerini sattıklarını ifade ediyor. Yerleri ekonomik imkânsızlık sonucu biz alamıyoruz. Köyde yabancı nüfusu hızla arttı. Neredeyse yarı yarıya geldi. Böyle giderse azınlığa düşeceğiz, diyor.
Şövej Abdullah da Marj El Sultanlılara çağrıda bulunuyor, köye dönmelerini istiyor. Hiç olmazsa köyümüzde satılacak olan yerlerin Suriyeli Çerkeslere satılmasını sağlayacak bir haberleşme sisteminin olmasını istiyor. Tanışma ve uzun sohbetin ardından gençler izin isteyip köyü gezmeye çıkıyorlar. Biz de bir müddet sonra köyü gezmeye çıkıyoruz.
Köyü gezerken gerçekten de çok büyük bir köy olduğunu fark ediyoruz. Huvaj Gazi’nin kapısının önünden geçerken kapının önündeki beyaz incire dalıyoruz. Alt dallarda pek fazla incir bulamıyoruz. Gazi hemen içeri giriyor, elinde büyük bir sahanda hazır koparılmış incirlerle dışarı çıkıyor. Doyasıya incir yiyoruz.
Gençler köyü dolaştıktan sonra düğün halkası kurmuşlar; mahallî düğün, Çeçen ve Kafe oyunları oynamaya başlamışlar. Köyde dolaşırken karşıdan gelen bir aile ile karşılaşıyoruz. Yirmili yaşlarda genç kız Türkçe konuşarak bize “Hoş geldiniz.” diyor. Türkiye’de Samsun’da yaşıyorlar. Beni görünce tanımış. Samsun Çerkes Vakfı Başkanı Nurettin Güner ağabeyin yanında beni görmüş. Dönünce Nurettin abiye selam söyle diyorum.
Tabii köydeki arsayı sakın Araplara satmayın, diyorum. Kesinlikle satmayacaklarını söylüyorlar. Şimdilik Türkiye’de bir düzen kurduklarını, Türk vatandaşlığı aldıklarını söylüyorlar. Okul bittikten sonra ne yapacaklarına karar vereceklerini ifade ediyorlar. Hanım kızımızın arzusu üzerine bir hatıra fotoğrafı çektirerek ayrılıyoruz. Hanım kızımız derneğe doğru gittiğini söylüyor.
Köy gezisine devam ederken yakınımızdaki camiden ezan okunmaya başlanıyor. Suriye’de ve Ürdün’de ezan okunur okunmaz namaz kılınmıyor. Ezan namaza çağrı olduğu için farz kılmak için cemaati biraz beklemek gerek, diyorlar. Abdest alıp Marj El Sultan Camii’nde akşam namazını kılıyoruz. Namazdan sonra da cemaat ile bir müddet sohbet ediyoruz. Köylüler bizi ısrarla evlerine davet etmek istiyorlar.
Suriye programımız bitip ertesi gün kara yoluyla Ürdün’e geçeceğiz. Otele geçip hazırlık yapmamız gerekiyor. Camiden ayrılıp derneğe geliyoruz. Gençler de eğlenceye son verip bizi bekliyorlarmış. Marj El Sultan’a veda edip ayrılmak çok zor oldu. Vedalaşmak neredeyse on beş dakika sürdü.
Güzel dostluklar ve güzel hatıraları geride bırakarak Marj El Sultan köyünden ayrılıp Şam’a doğru yola çıktık.
[ssba]










