Orta Doğu’da Bir Anka Kuşu: Başkent Şam’da Kesintisiz Bir Hayat

Tarih 8 Aralık 2024 yılını gösterdiğinde Suriye halkı, üzerinde bir cellat gibi bekleyen Beşar Esed’i devirdi ve Suriye’nin özgürleşmesi başarıyla gerçekleşti. Bundan neredeyse iki sene sonra Suriye’de bulunmak, benim için oldukça farklı ve duygu yüklü bir deneyim oldu. Bu yazıda, Suriye’de bulunduğumuz kısa vakitteki gözlemlerimi aktarmaya çalışacağım.

Kafkas Vakfı heyeti olarak Suriye’de kısa bir saha çalışması yapmaya ve orada bulunan soydaşlarımızla görüşmeye gittik. Beraberimizde Anadolu Ajansı ekibi de Cevdet Said ile alakalı hazırladıkları kısa belgeseli çekmek üzere bizimle birlikteydi. Kısa bir süreliğine de olsa Suriye’de bulunmak, bu coğrafyayı yakından tanımak benim nezdimde oldukça kıymetliydi. Vakıftan arkadaşlarımız, kurban faaliyetleri doğrultusunda daha önceden de Suriye’de bulunmuştu; bu nedenle ortama yabancı değildik. Sanki bizden uzakta kalan köyümüze bir ziyaret gerçekleştirmiş gibi hissediyorduk.

Suriye’de her şeyden önce dikkatimi çeken durum, insanların yüzlerindeki mutluluk ve umut dolu bakışlar oldu. İnanılır gibi değildi; yıllarca savaş görmüş bir halk, sürekli yer değiştirmek zorunda kalmış, çoğu gece rahat bir uyku bile uyuyamamış ve neslinin yarısı vatanından ayrı büyümüş bir toplum nasıl bu kadar mutlu olabilirdi? Bu ziyaretten sadece bir gün önce Avrupa’nın en güzel şehirlerinden birisi olan Zürih’teydim. Orada da aynı şekilde insanları gözlemleme fırsatı bulmuştum ama Suriye’deki durumu görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Zürih’teki bir bankacıdan daha mutlu, daha neşeli ve daha umutlu gözüküyorlardı. Bunu sadece birkaç kişiyi öyle gördüğüm için söylemiyorum; insanların hissettirdikleri tam olarak böyleydi. Bu ümmeti bu şekilde görmek benim de içimde kelebekler uçurdu; hatta bu satırları yazarken bile yüzümde ister istemez bir tebessüm oluşuyor.

Unutulmayacak Bir Karşılaşma: Cobar Merkezden sadece 5 dakika uzaklaştıktan sonra karşılaştığımız o manzara, savaşın ne denli büyük bir vahşet olduğunu gözler önüne seriyordu.

Çoğunlukla Şam çevresinde bulunduk. Bu süreçte beni en çok şaşırtan olaylardan biri, başkent Şam’a sadece 5 dakika uzaklıkta bulunan Cobar oldu. Ekip ile birlikte hasar alan yerleşim yerlerine gitmek için yola çıkmıştık. Bu sırada işlerimi takip etmek için telefonuma bakarken bir anda Başkanımız Veysel Bey, “Emre, istersen dışarıya bak; burayı daha iyi anlarsın” dedi. Kafamı kaldırdığımda adeta şok olmuştum. Her yer yıkılmıştı; evler üst üste yığılmış birkaç taştan ibaretti. Merkezden daha 5 dakika uzaklaşmışken bu denli bir vahşetle karşılaşmak hiç beklemediğim bir durumdu.

Arabadan indik ve kentin içinde biraz yürüdük; bu yıkılmış şehri gördüğümde hâlâ şoktaydım. Bir insan kendi halkına bunu nasıl yapabilirdi? Nasıl bütün bir kenti talan edip ateşe verebilirdi? Suriye’de bize mihmandarlık eden kıymetli ağabeyim İbn-i Rüşd, bana bu kent hakkında biraz bilgi verdi. Bu evlerde bulunan her şeyin Esed yanlıları tarafından yağmalandığını; hatta evlerin zeminlerinde, çatılarında bulunan boşlukların sırf orada bulunan demirleri çalmak, eritip satmak için yapıldığını söyledi. Yani bu adamlar öyleydi ki insanları önce mermi yağmuruna tutuyor, evlerine bombalar atıyor ve en sonunda evlerin en temel malzemelerini bile çalarak arkalarına bakmadan gidiyorlardı. Cobar’da gördüğüm, belki de bu vahşetin sadece küçük bir kısmıydı. Orayı görünce aklıma “Kim bilir Halep’te, İdlib’de neler oldu?” sorusu geldi. Hatta şu anda Gazze’de yaşanan soykırımın nasıl bir boyutta olabileceğini düşündükçe gözlerime yaşlar iniyordu.

Tam Cobar’dan çıkış yaparken ekip arkadaşımız, o yıkık evlerin birinde içeride duran yaşlı bir amcayı gördü. Arabadan indik; yukarıdan bize seslenen amca bizi evine davet ediyor, “Gelin buraya” diyordu. Hep birlikte yukarı çıktık. Üç katlı bir bina düşünün; ama ne kapısı var ne penceresi ne de yerlerde fayansı… Sanki sadece kabası yapılmış gibiydi; ama tabii ki Esed askerlerinden geriye kalan sadece bu olduğu için öyle görünüyordu. Bu üç katlı binanın en üst katında, amcanın mütevazi evine girdik. Bizi kapısı olmayan, hatta duvarları da eksik olan ufak mutfağında ağırladı. Yedi kişilik bir ekiptik; her birimize çay ikram etti. Arapça bilmesem de İbn-i Rüşd ağabeyimin çevirdiği kadarıyla amcayı dinliyorduk. Savaşın başından beri evini terk etmemişti. İki oğlu da savaşta vefat etmişti; yanında sadece en büyük yeğeni kalmıştı, onun da yaşı bir hayli var gibi gözüküyordu. Amcanın mutfağında belki de sadece yedi tane bardak ya da bir demlik çay vardı ama hiç düşünmeden hepimizi misafir etmek ve ağırlamak istemişti. Amcanın dilinden “Allah’a şükür”den başka bir şey düşmüyordu. Her şeye rağmen ayakta ve umutluydu; Suriye’nin daha iyi bir yere geleceğine inanıyordu. “Artık insanlar acı çekmeyecek inşallah” diyordu. Kalkerken “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a selamlarımı iletin” dedi. Belki de televizyonu bile olmayan, yarısı yıkılmış o binada Türkiye’yi dost bellemişti; bu halkı Suriye halkının yanında görmüştü ve bizlere karşı sevgi doluydu.

Golan Tepeleri’nin Gölgesinde: Çerkes Köyleri

Suriye ziyaretimizde ayrıca Kuneytra bölgesinde bulunan Birul Acem ve Bareka Çerkes köylerine de gitme şansı bulduk. Burası İsrail sınırında, Golan Tepeleri’nde bulunan köylerdi. Bu bölgeye geçerken Suriye askerleri tarafından kısa bir kontrolde durdurulduk. Pasaportlarımız kontrol edildikten sonra köy yoluna girdik. Artık insan ve araba sayısı azalmıştı, etrafta çok fazla bir şey görmüyorduk. Köylere girdiğimizde ise içimi garip bir his kapladı; sanki eskiden yaşadığım bir yermiş de geri geldiğimizde Çok şey değişmiş, tanıdığım insanlar gitmiş ve etrafı garip bir hüzün sarmış gibi bir his… Çünkü gerçekten de öyleydi; köyde yaşayan insan sayısı, evlere nazaran çok azdı. Keza evlerin de çok iyi durumda olduğunu söyleyemeyiz; birçoğu yine Esed askerleri tarafından bombalanmış halde duruyordu, üzerlerinde mermi izlerini görebiliyordunuz.

Köydeki soydaşlarımızı ziyaret etme fırsatı da bulduk. Her biri o kadar içten, o kadar şefkatliydi ki belki de Türkiye’de birçok yerde bulamayacağımız bir misafirperverlikle karşılaştık. Buradaki durum başkent Şam’dan biraz daha farklıydı. Esed yıkımının yanında, hemen sınırlarında israil denen bir illet daha vardı. israil askerleri ara ara köye geliyor ve burada bulunan insanlara gözdağı vermeye çalışıyordu; onları topraklarından atmak istiyordu. Zaten Golan Tepeleri’nin diğer ucundan buraya gelen insanlar, tekrardan yahudilerin tacizine maruz kalıyordu. Görünen oydu ki Şam hükümeti şu anda burada yoğun bir asker bulundurmayı da düşünmüyordu. Ayrıca köyün hemen yanında Birleşmiş Milletler üssü de bulunuyordu; buna rağmen yahudilerin tacizlerinin kesilmediği söyleniyordu.

Bütün bunlara rağmen buradaki insanlar da hâlâ umutluydu; her biri bugüne de şükrediyor ve geleceğin daha iyi olacağını umuyordu. Ayrıca Çerkes gençlerine kendi kültürlerini unutturmamak istiyorlardı; çocuklarını, yaşadıkları bu toprakların anılarıyla büyütmeye çalışıyorlardı. Dillerini ve kültürlerini kaybetme sınırında olduklarını gördüklerinde oldukça üzülüyorlardı.

Aza Team ve Geleceğin İnşası

Şam’da dikkatimizi çeken bir durum daha vardı: Burada bulunan dernek gençleri, kendilerine yeni bir oluşum kurmuşlardı: “Aza Team”. Sadece bir buçuk senede bu kadar sistematik ve profesyonel bir yapı oluşturmaları gerçekten takdire şayan bir durumdu. Esed zamanında dernek içinde bu tarz yapıların kurulmasının imkansız olduğunu söylediler; çünkü çok göze batıyordu. Bir topluluk oluşturmak ya da herhangi bir etkinlik için toplanmak, o dönem oldukça şüpheli bir durum olarak algılanıyordu. Bu zorluklara ve ayrılıklara rağmen gençlerin kendi içlerinde bir arada olabilmeleri ve bu kültür uğruna işler üretmeleri, özellikle Suriye gibi bir ülkede şu dönemde bunu yapmaları o kadar değerli ki… Bizlere de bazı şeyleri tekrardan hatırlattılar. İstanbul’da bazı dönemlerde rehavete kapılıp kendimizi geliştmeyi, üretmeyi ya da bir şeyleri hayata geçirmeyi askıya aldığımız oluyor. Oysa bu çocuklar yeni savaştan çıkmış, henüz genel kodları tam oturmamış bu topraklarda kendi kültürlerini unutmamak adına etkinlikler düzenliyor, buluşmalar yapıyordu. Bu özverili genç arkadaşlarla buluşmak benim açımdan çok keyifliydi. Aramızda uzak mesafeler olsa da aynı amaç uğruna koşan bir gençlik vardı ortada.

Bu ziyaret boyunca kıymetli yol arkadaşım Mustafa İsmail, Vakıf Başkanımız Veysel Bey ve bizleri ağırlayan İbn-i Rüşd ağabeyimiz ile hep konuştuğumuz konu şu oldu: İnsanlar umutlular, yüzleri gülüyor ve şükrediyorlar. Şunu biliyoruz ki bu insanlar yokluktan çıktılar; ellerinde umutları bile yoktu belki ama şimdi yapacak çok işleri var. Suriye halkı ve Suriye Çerkesleri çok acılar çektiler; şimdi ise zaman, ayağa kalkma zamanı. Yeni Suriye’de her biri birer taşı yerine koyacak ve o evi birlikte inşa edecekler.

Vatanından uzak büyüyen nesiller, çekilen acılar, yaşanan sıkıntılar… Ama tüm bunların içinden filizlenen umutlar ve mutluluklar. Cobar’da karşımıza çıkan amcanın dediği gibi: Allah’a şükürler olsun.

Ey Nûh ile beraber gemide taşıdığımız kimselerin nesilleri! Şüphesiz Nûh, çok şükredici bir kuldu; siz de onun gibi olun!

[ssba]

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.