Türkiye’de artan yabancı karşıtlığı ve Dağıstanlı muhacirlerin statü arayışı

Türkiye’de yabancı karşıtlığı her geçen gün artıyor. Popülist siyasetçilerin sistematik olarak ortaya çıkardığı bu durum, artık kontrol edilemez toplumsal felaketlere yol açabilecek boyutlara ulaştı. Sıradan insanlar her gün önlerine düşen kaos videolarına tepki gösteremeyecek hale geldiler. Nefret sürekli artarken yetkililer derin bir sessizlik içerisinde. Sözlü ve fiziki tacizler Afganlar, Araplar, Afrikalılarla başlayıp en sonunda Türkiye vatandaşı Çerkeslere kadar ulaştı. Peki bu süreç Putin rejiminin baskıları neticesinde Türkiye’ye yerleşen Kafkasyalı muhacirleri etkiler mi? Yaklaşık son 15 senedir ağırlıklı olarak İstanbul ve Yalova’ya göç eden ciddi bir Kafkasyalı muhacir kitlesi var. Kamuoyunda onlarla ilgili neredeyse hiçbir bilgi bulunmuyor, onlar üzerine herhangi bir çalışma yapılma ihtiyacı hissedilmemiş. Yok sayılıyor, görmezden geliniyorlar. Bu tablo içerisinde Dağıstan diasporasının önemli temsilcilerinden Şamil Yıldız bana ulaştı ve 10 sene önce Türkiye’ye gelen Avar kökenli Dağıstanlı muhacirlerin yaşadıkları problemlerden bahsetti. Hiç ertelemeden konunun üzerine eğilmek istedim ve onlarla buluşup problemleri yazıya aktarmaya çalıştım.

Kafkasyalı Muhacirlerin Türkiye’ye Akını

Şamil Yıldız’la görüşmemizin ardından, problemin merkezindeki Avar kökenli Dağıstanlı muhacirler Şamil Magomedov Kamiloviç ve Magomed Bartihanov’la buluştuk. İngilizce, Rusça, Avarca ve Türkçe ortaya karışık bir dille anlaştık. Yaşadıkları bütün zorluklara rağmen güler yüzlü ve esprili olmayı elden bırakmayan bu insanlara hangi sıfatın uygun olacağını çok düşündüm. Mülteci oldukları söylenemezdi, çünkü resmi hiçbir sığınma talepleri karşılanmamıştı. Sığınmacı tanımlaması ise onların gururlarını incitebilirdi. Durumu en iyi özetleyen kavram muhacirdi. Türkiye’de resmi yetkililer ve sıradan vatandaşlar gerçekten onlara vatanlarını terk etmek zorunda kalan din kardeşleri olarak bakıyorlardı. Zaten hükümet son 10 senedir ensar ve muhacir söylemini bir politika olarak geliştirmişti. Bu sayede birçok muhacir; çalışma izni, oturma izni, hatta vatandaşlık gibi statüler aldı ama kimilerine de hiçbir resmi statü verilmedi. Bütün bu muğlak haller onlara yüz yıllar önce İslam literatürüne yerleşen, Müslüman topluluklar arasında karşılığı olan, ancak hukuki açıdan herhangi bir karşılığı bulunmayan muhacir tanımlamasının uygun olduğu fikrini geliştirdi.

Ağırlıklı bölümü son 10 senede Türkiye’ye gelen Dağıstanlı muhacirler bütün olumsuzluklara rağmen içlerine kapanmıyor ve kendilerine resmi bir sivil toplum kuruluşu kuruyorlar. Şeyh Şamil Der (Dağıstan Bilgi ve Eğitim Derneği) isimli dernek, Türkiye’nin en büyük şehri olan İstanbul’un yeni ilçesi Başakşehir’de ortaya çıkıyor. 2018 yılında aktifleşen Şeyh Şamil Der, yaygın insani yardım kuruluşlarının çoğuna benzer bir biçimde, ihtiyaç sahibi insanlara yönelik gerçekleştirdiği faaliyetlerle biliniyor. Elbette dernek Dağıstanlılara yoğunlaşmış durumda ve benzer ihtiyaçlarla aynı yıllarda kurulan KAFKASDER (Çeçen Kafkas Muhacirleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) ile de pozitif ilişkileri var. Son dönem Dağıstanlı muhacirlerin, Kafkasya-Rusya Savaşları’nın ardından 19’uncu yüzyılda Osmanlı devletine, Anadolu’ya hicret eden Dağıstanlılarla da iyi bir temasları var. Yeni gelen Dağıstanlı muhacirlerin sayısının 1.500 hane olduğu belirtiliyor, kabaca hesaplanması halinde nüfusun 7.500-8.000 civarlarında olduğu iddia edilebilir, çoğunun kadın ve çocuk olduğu ayrıca akılda tutulmalı. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından günümüze kadar Rusya Federasyonu’ndaki kaostan Türkiye’ye gelen toplam Kafkasyalı nüfusun ise 40-50 bine kadar çıktığı öngörülüyor.

Kafkasyalı muhacirlerin Başakşehir’de yoğunlaşmaları tesadüf değil. Dağıstanlıların da dahil olduğu Kafkasyalı muhacirler yaklaşık 15 senedir en çok bu bölgeye yerleştiler, olayın tarihsel bir geçmişi var. 1999 yılında başlayan İkinci Çeçenya-Rusya Savaşı sırasında Türkiye’ye muhacir olarak gelen çoğu çocuk, kadın ve yaşlı, 10 sene derme çatma kamplarda kalmalarının ardından 2010’lu yılların ilk yarısında Türk hükümetinin onlara toplu konutlarda ev vermesiyle birlikte İstanbul’un Başakşehir ilçesi ve Yalova iline yerleşmeye başladılar. Ardından gelen ve vatanlarını terk etmek zorunda kalan Kafkasyalı muhacirler, kültürel ve dini olarak benzeştikleri Çeçenleri takip ettiler ve bölgede sayıları 50 binlerle ifade edilebilecek Kafkasyalı bir grup oluştu. Tam bu noktada Başakşehir’deki daha genel kitlelerin dindarlardan oluştuğunun altını çizmemiz gerekiyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1994 yılında Millî Görüş’e mensup Refah Partisi adayı olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmişti. Parti logosundaki başak çizimi, belediye tarafından toplu konut olarak inşa edilen Başakşehir’in ismine ilham oldu. Bölgede inşa edilen yaşam, geçmişten günümüze dindar Müslüman kitlelerin zihinlerindeki ideal yaşamın gerçeğe dönüşmüş bir versiyonuydu. Başakşehir işte bu şekilde zaman ilerledikçe farklı etnik kökenlerden gelen yabancı Müslümanların dışlanmayıp rahat edebilecekleri bir tür küçük ümmet coğrafyasına dönüştü.

Dağıstanlı Muhacirlerin Durumu

Şamil Magomedov daha iyi Türkçesiyle sıkıntılarını paylaşmaya devam ediyor. İlk önce 2016 yılında Rusya’dan gelen meşhur gazeteci Orhan Cemal’in hikâyelerini haberleştirdiklerinden bahsediyor. Cemal’in kendileriyle ilgili hazırladığı haberin videosunu izletiyorlar. Cemal, özellikle İstanbul ve Yalova’da yoğunlaşan Dağıstanlı muhacirlerin durumunu profesyonel bir dille özetliyor, onların teröristlikle suçlanmalarının absürtlüğüne dikkat çekiyor, çünkü Dağıstanlı muhacirler Suriye’deki terörist gruplara katılmakla suçlanıp her yerde aranırken, onlar Türkiye’de saklanmadan sivil bir şekilde yaşıyorlar. Elbette bu ve benzer belgesel haberlere imza atan Cemal’in akıbeti iyi olmuyor. Cemal, aslen Azerbaycanlıydı, Moskova doğumlu bir gazeteciydi, özellikle muhalif Kafkasyalılar ve Kırımlılar tarafından sevilen, Putin rejimine muhalif bir isimdi. Cemal, 31 Temmuz 2018 tarihinde Rus paralı asker grubu Wagner’le ilgili Orta Afrika’da çektiği bir belgesel sırasında gazeteci arkadaşlarıyla birlikte katledildi.

Şamil Magomedov ve Magomed Bartihanov’un anlattıklarına geri dönmek gerekirse, onların memleketi gerçekten İmam Şamil’in de köyü olan Dağıstan’ın Untsukul bölgesine bağlı Gimri köyü. Köy halkı, Dağıstan’ın en kalabalık halkı Avarlardan oluşuyor. Nisan 2013 tarihinde muhaliflere karşı Rus ordusu ve yerel güçler tarafından başlatılan uçak ve helikopter destekli büyük çaplı operasyon sonucunda yaklaşık 70 kişi öldürülüyor, çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan 5.000 nüfuslu Gimri tamamen boşaltılıyor. Gimri halkı geri dönmeye başladığı zaman evlerin askerler tarafından yakılıp yıkıldığını ve eşyalarının çalındığını görüyorlar. Hatta o dönem 8 ay boyunca Untsukul bölgesinde olağanüstü hal ilan ediliyor, kontrol noktalarındaki askerler halkı kışkırtmak için uygunsuz davranışlarda bulunuyorlar. O tarihten itibaren Gimri halkının önemli bir kısmı da köylerine geri dönemiyor ve onlara vatanlarını terk etmek dışında bir alternatif bırakılmıyor. Elbette o yıllarda Dağıstan genelinde birçok gözaltı, sorgulama, tutuklama, insan kaçırma, işkence ve faili meçhul cinayetler de yaşanıyor. İleri gelenlerin çoğuna Selefi, Vehhabi oldukları yönünde iftiralar atılıyor ve IŞİD, El-Kaide gibi terör örgütleriyle ilişkili oldukları yönünde suçlanıyorlar. Avukatlar büyük riskler alıp suçsuz insanları savunabiliyor, ancak bu büyük bir tehlike teşkil ediyor ve ciddi tehditler yaşanıyor. Bütün bunlar bir bakıma Çeçenya’daki duruma benzetiliyor.

Şamil Magomedov da hiçbir delil ve hukuki süreç olmadan benzer suçlamalara maruz kalıyor. 2014 yılında İstanbul’da düzenlenen uluslararası bir konferansta Dağıstan’daki insan hakları ihlalleriyle ilgili yaptığı konuşma sonrası Rusya’nın talebi üzerine Interpol’le aranan suçlular arasına sokuluyor. Magomed Bartihanov’un kardeşi haksız yere öldürülüyor ve onun da Dağıstan’da yaşama imkânı kalmıyor. Rusya’da resmi devlet televizyonlarında haberleri yayımlanıyor, ailesi ve yakınlarına baskı yapılarak teslim olmaları isteniyor. Rusya hukuksuz bir biçimde defalarca Türkiye’deki yetkililerden onların teslim edilmesini talep ediyor, ancak şu ana kadar herhangi bir sıkıntıya düşmüyorlar. Magomedov ve Bartihanov’un en çok altını çizdikleri mesele, Türkiye’de herhangi bir statülerinin olmayışı. Çalışma izinleri ve oturma izinleri yok, bu da onların çeşitli iş alanlarında daha ucuza çalışmalarına neden oluyor, emeklerinin karşılığını alamıyorlar, yalnızca turistik ikamet izni veriliyor ve bunun için belirli periyotlarla imza atmaları gerekiyor. Türkiye’de güvenlik güçleri onlara kötü davranmıyor, ancak bu tamamen polislerin kişisel inisiyatifleriyle aldıkları kararlardan kaynaklanıyor. Resmi işlemler sırasında onlara Rusya’ya gönderilmeyecekleri ama başka bir ülkeye gitmelerinin daha iyi olacağı tavsiye ediliyor. Fakat bu hiç kolay değil, Magomedov ve Bartihanov, Avrupa ve Ortadoğu ülkelerine sığınan birçok Dağıstanlı mültecinin çeşitli suçlamalarla Rusya’ya gönderildiğini ve bir daha o isimlerden haber alınamadığını belirtiyor. Polonya ve Ukrayna gibi geleneksel Rusya karşıtı ülkelerden bile Rusya’ya gönderilen Dağıstanlıların olduğunu söylüyorlar. Türkiye’de olası bir siyasi konjonktür ya da iktidar değişikliğinde Dağıstanlı muhacirlere ne olacağının garantisi verilmiyor. Rusya’ya teslim edilmeleri halinde ağır işkencelere maruz kalacakları ve öldürülecekleri çok net, bunu engellemenin tek yolu ise yasal bir statü.

Türkiye İç Siyasetine Mülteci Baskısı

Türkiye şu anda dünya üzerinde en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülke konumunda, hatta bu durum son 10 senedir böyle. Resmi araştırmalardaki rakamlara bakıp net bir nüfus belirlemeye çalışmak yanıltıcı olabilir, çünkü çoğu kişi şu an turist konumunda bulunuyor. Suriye İç Savaşı dolayısıyla milyonlarca Arap aile ülkeye akın etti, çoğunun herhangi bir suça karışmadığı ve iş piyasasında sömürüldüğü belirtilmeli. Afganistan ve Pakistan gibi istikrarsız ülkelerden ise genç erkek işçiler geldi, çobanlıktan envaiçeşit ameleliğe kadar en düşük işlerde hep onlar vardı. Rusya ve Ukrayna’dan yüz binlerce insan evlilik, iş imkânları ve savaş dolayısıyla geldi, onlar beyaz tenleri ve renkli gözleriyle zaten zengin turist olarak kabul gördüler. Rusya’da derinleşen ekonomik krizin etkisiyle Orta Asyalı çeşitli Türk toplulukları Türkiye’ye geldi, çalışkan yapılarıyla birçok sektörde öne çıktılar. Afrika kıtasından da on binlerce siyahi insan üniversite ve iş olanakları dolayısıyla Türkiye’nin büyük şehirlerine geldi ve hatta hiçbiri Batı ülkelerinde standart hale gelen ırkçı muamelelere maruz kalmadılar. Çin’in sistematik olarak yok etmeye çalıştığı Doğu Türkistanlılar azımsanamayacak sayıda geldiler. Irak, İran, Gürcistan, Azerbaycan gibi yakın coğrafyalardan insanlar da yaşamak için Türkiye’yi seçtiler. Tablo en basit anlatımıyla bu şekilde ve ekonomi piyasasında herhangi bir karşılığı olmasa hiç kimse Türkiye’de ne yasal ne da kaçak yollardan barındırılırdı.

Son dönem Kafkasyalı ve Dağıstanlı muhacirler böylesi büyük kitlelerin yanında hiçbir zaman dikkat çekmediler, hatta onların yüzyıllar önce Osmanlı devletine sığınan ve günümüzde Türkiye’nin her kademesinde varlık gösteren akraba avantajları olduğu da söylenebilir. Hangi kesimden olursa olsun Türk insanı, İmam Şamil’in torunları ve doğuştan mücahit olarak gördükleri Kafkasyalılar ve Dağıstanlılara yukarıda sayılan gruplardan daha pozitif davranıyor ve onlara daha fazla yardım ediyor. Suriyeli mültecilerin arasında bile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını ilk alanların Araplardan farklı olarak konumlandırılan Kafkas kökenliler olduğu belirtilmeli. Bunlar yanında son dönem Kafkasyalı muhacirlerin dezavantajlı olduğu birçok konu var; onlar en başta tam anlamıyla vatandaş olamamış, bir bakıma ülkesiz insanlar. Rusya devleti hiçbir zaman onları gerçek vatandaşı olarak görmedi. Kafkasyalıların ezici çoğunluğu da kendisini Rus olarak hissetmedi. Böyle olunca Moskova’yla, yani merkezi yönetimle her zaman gergin bir ilişki vardı.

Türkiye’de ekonomik istikrarsızlaşmanın derinleşmesiyle birlikte yabancı karşıtlığının yükseldiğinin altının çizilmesi gerekiyor. Profesyonel kışkırtıcılar sosyal medya üzerinden ekonomik kötü gidişatın faturasını birilerine kesmek istediler ve burada kimsenin hakkını hukukunu arayamayacağı mülteciler öne çıktı. İlk etapta en zayıf halkaya saldırıldı, Afganlar hedef tahtasına oturtuldu ve Türk kızlarının onlar tarafından taciz edildiği haberleri medyayı kapladı. Konu cinsellik ve namus olunca insanlar buna çok sert tepkiler gösterdi ve kimi zaman hiçbir suçu olmayan Afgan ve Pakistanlı genç erkek işçiler sokak ortasında tartaklandı. Ardından diğer hedef siyahiler oldu, Türkiye’nin başkenti Ankara’da eşi Türk ve kendisi de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Somali kökenli bir kadının resmi yollardan açtığı “Somali Sofrası” isimli sıradan bir kafe, ismi ve tabelası nedeniyle şikâyet edildiği iddia edilerek polisler tarafından yoğun denetimlere ve baskılara maruz bırakıldı, hatta ortaklardan biri sınır dışı edildi. Elbette bunların hiçbir yasal dayanağı yoktu. Olaylar devam ederken Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun metroda sözlü ırkçı saldırıya uğrayan başka bir siyahi Senegal asıllı aileyi evlerinde ziyaret edip basına poz vermesi ise Türkiye’deki çelişkili ve ironik durumu gözler önüne seriyordu.

Yabancı Karşıtlığının Kafkasyalılara Yansıması

Son yıllarda Türkiye’de olay çıkaran, huzur bozan insanlar videoya alınıyor, ardından sosyal medyada yabancı olduğuna vurgu yapılıp paylaşılıyor. Elbette bu durum öfke birikmeleri ve ardından patlamalara neden oluyor. Özellikle toplu taşıma araçlarında yaşanan tartışmalar korkutucu. Genelde sarhoş veya psikolojik anlamda problemli insanlar, yabancı gördükleri kişileri sözlü taciz ediyor, karşısındaki kişi ya da grup cevap vermeye kalkarsa olay fiziksel müdahaleye dönüyor. Bu tarz vakalar münferit olarak görülüp küçümsenebilir, ancak yakın zamanlara kadar böyle olayların yaygın olmadığı belirtilmeli. Özellikle Araplara dönük mülteci ya da turist fark etmeksizin sözlü ve fiziki tacizler arttı. Hatta bu durumdan alışveriş merkezlerindeki dükkân sahipleri bile şikâyetçi oldu, Arap turistlerin azaldığından yakındılar. Son birkaç senedir dozu artan yabancı karşıtlığı, daha çok Suriye İç Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye’ye yerleşen yabancılara dönüktü, fakat artık olaylar çığırından çıktı ve yüz yıllardır bu topraklarda yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup farklı etnik kökenden gelen insanlar da hedef tahtasına konmaya başladı.

Yabancı karşıtlığının farklı toplumsal kesimlere ulaştığını göstermesi bakımından, bir süre önce Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı Kayseri’deki olay dikkat çekiciydi. Şehir içi ulaşımı sağlayan otobüste annesiyle Çerkesçe konuşan bir gence bağıran yaşlı adam, “Bu ülke Türklerin ülkesi! Türk! Her şey Türk’tür! Çerkes değil, Türk! Bu ülkede ikinci dil konuşulmaz! Kürt olsun, Çerkes olsun fark etmez. Bu ülke Türk’tür!” dedi. Kafkas sivil toplum kuruluşları olayı kınayan açıklamalar yaptı ve sözlü saldırıda bulunan kişinin ertesi gün gözaltına alınıp hukuki sürecin başlatıldığı duyuruldu. Elbette her video ve vaka genelleştirilmemeli. Türklerin ezici bir kısmı sarhoş olduğu iddia edilen adamın sayıklamaları gibi düşünmüyor. Türkiye tarihten günümüze oldukça kozmopolit ve sürekli göçmen akışı olan bir ülke olmuştur ve Anadolu toprakları farklılıkları da zenginliğe dönüştürmeyi bilmiştir. Hatta o kadar ki günümüzde Türkiye’deki Çerkes nüfusu Kafkasya’daki Çerkes nüfusundan daha fazladır. Fakat son dönem yaşananlar biraz hafife alınıyor, yaşanabilecek yeni krizler öngörülemiyor. Olaylara daha geniş perspektiften bakıldığı zaman etnik düşmanlıkların profesyonel bir biçimde yaygınlaştırıldığı açık. Türkiye devleti bu konulara çoğu zaman güvenlik merkezli baktığı için farklı alanlarda alınabilecek önlemler gündeme gelmiyor. Toplumsal anlamda kırılmaların nelere yol açabileceği üzerine yetkililerin harekete geçmediği görülüyor.

Araplara, Afrikalılara ve diğer güçsüz gibi görülen topluluklara yönelik aşağılayıcı tutumların sistematik hal alması ve yabancı karşıtlığının her geçen gün genişlemesinde iç siyasetin oldukça belirleyici bir faktör olduğunun altını çizmek gerekiyor. İktidar ve ana muhalefet partileri de genel anlamda yabancılar üzerinden siyaset yapıyor, fakat bir ölçüde sakinliklerini koruyorlar. Yeni kurulan aşırı Türk milliyetçisi partiler ise kışkırtıcılık yapmakta sakınca görmüyorlar. Örnek vermek gerekirse, Ümit Özdağ liderliğinde 21 Ağustos 2021 tarihinde kurulan Zafer Partisi bunun tipik bir yansıması. Özdağ ve ekibi sokaktaki sıradan insanlara kimlik kontrolü yapıp onlara nereli olduklarını, mesleklerini ve diğer kişisel bilgileri sorma cüretini bile kendilerinde buluyorlar. Bu tarz eylemlere karşı yasal yaptırım uygulanmıyor ve sanki Özdağ’ın daha büyük muhalif partileri yıpratabilme potansiyeli dolayısıyla önü açılıyor. İşin daha da ilginç kısmı, Özdağ’ın kökenleri Dağıstan’a dayanıyor ve kendisi etnik anlamda Türk değil, bir Lak. Ailesi Kafkasya-Rusya Savaşları sona erdiği zaman, 19’uncu yüzyılda Osmanlı topraklarına hicret etmek zorunda kalan Dağıstanlı bir aile. Buna rağmen aşırı Türkçü ideolojiyi kimseye bırakma peşinde değil ve söylemlerinin zararı bizatihi kendi hemşehrileri olan Kafkasyalılara ve Dağıstanlılara dokunmaya başladı.

Bilinçli Muğlak Statüsüzlüğe Çözüm Arayışları

Toparlamak gerekirse, Kafkas ve Balkan göçmenleri Türkiye’de her zaman muteber vatandaş olmuşlardır, ancak bunun değişmeyeceğini kimse iddia edemez. Türkiye’de artan yabancı karşıtlığı bir şekilde Kafkasyalılara kadar ulaşacak gibi görünüyor. Kafkas grubu içerisinde değerlendirilmesi gereken Dağıstanlı muhacirlere ise yıllardır hiçbir yasal statü verilmemesi, yetkili isimlerin bir biçimde onları tam olarak güvenilemeyecek bir unsur olarak kodladıklarını gösteriyor. Dağıstanlı muhacirlerin bu zorluğu bir biçimde aşabileceğini düşünüyorum, fakat olası bir siyasi konjonktür veya iktidar değişikliğinde Rusya’ya gönderilme tehlikeleri oldukça yüksek. Ancak hepsinden öte Dağıstanlılar neden Kafkasya’yı terk etmek zorunda kalıyor, bu daha fazla araştırılması gereken bir konu. Rusya’nın kendi vatandaşı dahi olsa Kafkasyalıları ikinci sınıf insan kategorisinde değerlendirdiği açık. Şamil Magomedov ve Magomed Bartihanov, kendi özellerinden yola çıkarak hikâyelerini ve statü arayışlarını anlattılar, ben de elimden geldiğince bunun arka planını açmaya çalıştım.

Sonuç olarak, statüsüz insanların birileri tarafından kullanılmaya açık hallerinin yetkililer tarafından iyi analiz edilmesi gerekiyor. Hayata tutunamayan, tutunmasına izin verilmeyen Kafkasyalı ve Dağıstanlı muhacirlerin tam olarak ne yapması bekleniyor? Burada can yakıcı soru şu, muğlak ve statüsüz halde bırakılan muhacirlerin durumu birilerinin bilinçli bir tercihi mi? Rusya veya başka devletler, Kafkasyalıların işinde gücünde sıradan insanlar olmalarından ziyade sadece savaşçı, terörist, lejyoner olmalarını mı istiyor? Şamil Magomedov ve Magomed Bartihanov’a benzer birçok muhacir hikâyesinin ortaya çıkarılması ve meselelerin irdelenmesi gerektiği açık. Konuyla ilgili bilimsel araştırmalara, belki medyada özel haberlere, çeşitli platformlarda belgesellere, ciddi bir kamuoyu oluşturulmasına ve ardından iyileştirici profesyonel çalışmalara ihtiyaç var.

Kaynak: Perspektif