Çeçenya davamıza ne oldu

Atalarımız “hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” demiş. İnsan olduğumuzdan unutuyoruz. Bazen konjonktür gereği, bazen de istemeyerek unutuyoruz ama sonuçta unutuyoruz. Neleri unutmuyoruz ki, ölümleri, doğumları, savaşları ve darbeleri. Ve bazen en çok unutmak istiyoruz sanki. Unutalım ki işimize gücümüze bakalım, unutalım ki hayat kaldığı yerden devam etsin.

Aslında tam tersi, hayat kaldığı yerden devam ettiği için bazı şeyleri hiç unutmamamız gerekir. Bir daha başımıza gelmesi muhtemel şeyleri örneğin. Unutmamamız, hatta ders çıkarmamız gerekir. Her şeye rağmen unutmak ve hatırlamak arasında önemli bir bağ var. Unutsak da hatırlayabiliriz.

Örneğin 1990’ların sonu, 2000’lerin başlarını hatırlamak güç olmasa gerek. Meşhur 28 Şubat postmodern darbesi, 17 Ağustos depremi ve 2001 ekonomik krizinin o kaotik ortamı. O günlerin üzerinden çeyrek asır bile geçmedi.

O tarihlerde savaşlar vardı bir de. İnsanımızın kol kanat gerdiği mülteciler vardı, bütün amatörlüklerine rağmen daha bereketliydi sanki bütün yardım çalışmaları. Buradaki esas hikaye, bir kadının yıllarca sakladığı bileziğini, genç bir kızın belki de tek kıymetli takısı olan küpesini gözünü kırpmadan yardım için bağışlamasıydı.

Şimdi her şey profesyonel; devletimiz var, belediyelerimiz var, vakıflarımız var ve artık mültecilere yardım üzerinden geliştirilen bir siyasetimiz de var. Hiçbirimizin eli mültecilere değmeden ya onları savunuyor ya da eleştiriyoruz. Vicdanımız adeta gündelik politika ile yok edildi.

Geçmişte gezintimizi devam edecek olursak, 1990’ların sonu, 2000’lerin başında Türkiye’ye damgasını vurmuş meselelerden biri şüphesiz ki Çeçen meselesiydi. Karşısındaki güce göre bir avuç insan hem dağlarda hem de şehir merkezlerinde destan yazıyordu. Halkımız gerçekten duyarlıydı. Hiç durmamacasına mitingler, kermesler, konferanslar yapılıyordu.

Milletin ağzında Ali Dimaev’in “Noxçiyçö” şarkısı vardı. “Laillaha İllalah / Lar’e vezçu Dala, xho! / Laillaha İllalah / Busulba san Noxçiyçö!” Ve bütün imkansızlıklarına ve amatörlüklere rağmen onun Türkçe versiyonu: “Sevdamızsın Çeçenya” vardı. “La İlahe İllallah / Sevdamızsın Çeçenya / La İlahe İllallah / Kavgamızsın Çeçenya”

Çeçenya bayrağının yeşil, kırmızı ve beyaz renklerinden bereler bile vardı. Beyazıt Meydanı, izinsiz gösteriler ve polis copları vardı. Ve Çeçen komutanlar vardı, her biri birbirinden karizmatik, dağ gibi adamların posterleri duvarları süslerdi. Fakat sonra bilinçli bir unutmaya tabi tutulduk. Artık başka bir zamandaydık.

Sadece komutanlar ve devlet adamları değil, Çeçen meselesini komple unuttuk. Dünyanın en büyük dramlarından biri ustaca hafızalardan silindi. Sanki yüz binlerce Çeçen hiç öldürülmemiş, üzerlerine tonlarca bomba yağmamış, türlü kimyasal silahlar denenmemiş, on binlercesi sakat kalmamış, aşağılanmamış, bütün bunlar hiç olmamış gibi hayatımız kaldığı yerden devam ediyor.

Bilinçli ya da bilinçsiz, unutuyoruz ve unutursak hayatımız daha güzel olacak diye düşünüyoruz. Elbette konjonktür değişti ve elbette stratejik ortaklar da. Fakat kitaplar duruyor, kitaplar yaşananları unutmuyor ve unutturmuyor. Onlar hatırlatma işlevleriyle aktif olarak duruyorlar.

Sözler uçtu, sloganlar uçtu, marşlar uçtu ve en son sakallar ve pardösüler uçtu ama yazılanlar kaldı. Baskısı tükenen kitapların içerisinde bazı küller duruyor gibi ama direnişin soğumasıyla bunlar da gittikçe sönüyor. İnternet, o çok kullandığımız internette konuyla ilgili küçük haberler dışında bir şey kalmadı; çünkü internet siteleri de kendini yenilemişti.

Bütün bunlara rağmen bazen küllerinden bir şeyler doğabilir. II. Çeçen-Rus Savaşı’yla ilgili Türkiye’de yazılan kitaplara baktığımızda en dikkat çeken eser Hulusi Üstün’ün kaleme aldığı “Burası Çeçen Komitesi” kitabı. Yazar, birçok sivil toplum kuruluşu öncülüğünde İstanbul Fatih’te kurulan Kafkas-Çeçen Dayanışma Komitesinde o yıllarda yaşanan acılara merhem olmaya çalışan bir genç. Onun koşturan insanlar arasında diğerlerinden farkı yaşadıklarını kaleme alması. İyi ki de yazmış, eğer o yazmasaydı o günlerde yaşananları bilmek çok daha zor olacaktı.

Burada insanın aklına bir kitap en fazla kaç defa okunabilir sorusu geliyor. Elbette birçok kere ve elbette herkesin sevdiği ve defalarca okuduğu kitaplar vardır. Benim en çok okuduğum kitap “Burası Çeçen Komitesi”. Bu yazıyı kaleme almadan önce bir kere daha okudum, yani beşinci defa.

Kitapların hafızamız olduğunu anladım. Bazılarını dönüp dönüp okumamız gerektiğini bir kere daha anladım. Hele okuduğunuz kitabın konusu gündemden düşmüşse ve o konu en profesyonel yöntemlerle hafızalardan silinmeye çalışılıyorsa, bir kitap beşinci defa da okunabilir, altıncı defa da.

Bilmiyorum belki savaş hala devam ederken basıldığı için, yani kitaba bir nokta konmadığı için okuyorum kitabı bu kadar. Yazar da sanki bunun farkındaymışçasına en son bir nokta koymak istedi. Geçtiğimiz günlerde kitap genişletilmiş haliyle ve ismi değiştirilerek yeniden basıldı: “Son Özgürlük Savaşı: Çeçenya”.

Peki ne anlatıyor bu kitap? Yukarıda değindiğimiz üzere İstanbul/Fatih’te bulunan Kafkas-Çeçen Dayanışma Komitesinde görevli olan Hulusi Üstün’ün şahit olduklarını, yani II. Çeçen-Rus Savaşının Türkiye’ye yansıyan boyutunu. Aslında içerisindeki bütün yazılarla ilgili birer paragraflık kısımlar yazmıştım fakat sonra sildim. Bazı şeyleri hak ettiği gibi ifade edemediğimi fark ettim. Kitapla okuyucu arasına girmek istemedim.

Yeni baskıda gördüğüm en önemli şey ise şu, sanki bu kitaba nokta konulması için Aslan Mashadov’un şehadeti gerekiyordu. Onunla kitaba nokta konulmuştu ve sanki onun şehadeti de Çeçen özgürlük hareketine uzun bir zaman için bir nokta konulduğunu gösteriyordu.

Çeçenya ve Kafkasya; bizden ayrı olmayan coğrafyalar. Orada ne olsa burayı, burada ne olsa orayı etkiliyor. Bu durumların bir daha yaşanmaması için en başta unutmamak gerekiyor. Çok değil, bundan on dört-on beş sene öncesine kadar savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu. Sonrasında herkesin bildiği süreçler yaşandı.

Allah bütün mazlumların yanında olsun, bizlere de zalimlerin karşısına dikilme gücü versin. Hulusi Üstün’ün güçlü kaleminden çıkan “Son Özgürlük Savaşı: Çeçenya” kitabını bir kere daha okumak, üzerine ciddi olarak düşünmek lazım.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Email this to someone

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Diğer Köşe Yazıları

Yorumlar
  1. Davaya ne oldu… Dava bitti. Nasıl bitti. Şöyle bitti…Bir grup ABREK varını yolu ortaya koyuyordu. Ya Marsho Ya Ojella diyorlardı… Hani iyide savaşıyorlardı. Pek çok apoletli zamparaya gerilla savaşı nasıl yapılır ders bile veriyorlardı… Bkz. Şatoy Baskını… Ama savaşmak zafer için yetersizdi… Dünya Siyasi arenasından destek gerekliydi. Kardeş bildikleri halkların kapısını çaldılar…. Tabi ki bir aralar kendisini Müslümanların hamisi sanan birisine de ulaştılar işte O ZAMAN DAVA BİTTİ….. Bu zat… Çeçenleri Katardaki silah satıcılarının simsarlarının yolunu göstererek başından def etti… Müslüman Kardeşliği hakkında bir şey diyemem…. Ama şunu size garanti ederim… Kafkas Kardeşliği Müslüman Kardeşliğinden daha sıkıymış… Alemlerin Rabbi Allah, vatanları için onurları için şehit olan Çeçen Kardeşlerimize rahmet etsin… Sizler her zaman kalplerimizdesiniz.

    • Anzor kardeş hangi kafkas kardeşliği biraz açar mısın? Mesela Abhaz savaşındaki Kafkas Konfederasyon savaşçıları Çeçen savaşlarında nereye kayboldu?

      • Benim bildiğim kadarı ile…. Ne üstadım ne de otorite….Bildiğim kadarı ile Abhazya savaşı ile iyice deşifre olan kadrolar ruslar tarafından etkisiz hale getirildiler. Etki alanları ve güçleri yok edildi. Bir süre sonrada konfederasyon yönetimine ve kadrolarına sızan rus yanlıları aktif oldular… Ve akabinde ruslar Çeçenya’ ya saldırdı. Sana hangi Kafkas Kardeşliğini açıklamak istiyorum… rus-Çeçen savaşında sen geceleri nasıl uyuyamıyorduysan ben de öyle uyuyamıyordum. her Çeçen galibiyetinde içim sevinç doluyor… Her katliamda içim sızlıyordu… Sen Çeçensin. Ben Çeçen değilim… İkimizde aynı duyguları yaşadık… Bunun adı Kafkas Kardeşliği bence… Pek çok Kafkasyalı’ nın da benim yaşadığım duyguları yaşadığını biliyorum.