İlber Hoca’nın Ardından

Tarih, Türkiye’de sevilen ve toplumun her kesimine mal olmuş bir ilimdir. Bu coğrafyada tarih yalnızca öğrenilen bir konu değil, aynı zamanda içinde doğduğumuz bir gerçekliktir. Mezopotamya ile başlayan medeniyet, birçok kültürü barındırmış ve Osmanlı-İslam kültürü ile de kökleşmiştir. Yakın tarihimizde de pek çok önemli olay vuku bulmuştur. Konumu dolayısıyla Anadolu, fazla sayıda insan hareketliliğine tanıklık etmiş ve pek yüz binlerce muhacire yurt olmuştur. Nice devletler hüküm sürmüş, nice krallar tahta oturmuş, nice yiğitler çıkmış, nice evsizlere yuva olmuş bir coğrafyadır Anadolu.

Coğrafyanın son yüzyılına baktığımızda imparatorluk sonrası birçok halkın zorunlu göçe maruz kalarak payitahta sığındığını görürüz. İşte bu bağlamda Kafkas Vakfı olarak bir proje sürecine girişmiştik.

“Kafkasyalıların 2. Dünya Savaşındaki Dramı: Drau Katliamı”, hüzünlü ve bir o kadar da heyecanlı bir projenin başlangıcıydı. Geçmişi sürgün ve göçle şekillenmiş halklardan birinin evladı olarak, yakın tarihimizin önemli trajedilerinden biri olması hasebiyle Drau Katliamı beni her zaman derinden etkilemiştir. Bu manşeti ilk kez Kafkas Vakfı’nın “Kafkasya Okumaları” atölyesinde duymuştum. Hüzünlü bir hikâyeydi. Yüreğimizi yaralıyordu. Ortada sadra şifa bir çalışma da yoktu. Bu hikâye sadece beni değil, bu faciayı duyan, okuyan ve bilen herkesi derinden etkiliyordu.

“Drau Faciası”nın son tanıklarının hâlâ yaşadığını duyunca, bu konu üzerine daha fazla eğilmeye karar verdik. Amacımız, son canlı tanıklar hayata veda etmeden onları dinlemek ve birinci elden öğrendiklerimizi kayıt altına almaktı. Bu doğrultuda, Vakıf olarak 2025 yılında iki proje kabulü adlık. İki projede da Drau faciasını işleyecektik. Zaten Vakfın kuruluşundan bu yana gerçekleştirmek istediği bir projeydi bu. Bizim yönetim dönemimize nasip oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığının Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığının Türkiye Ulusal Ajansı ile iki ayrı projemiz onaylanmıştı. Her ikisi de Drau Katliamı ile ilgiliydi…

Her iki proje için kolları sıvadık ve yoğun bir tempoyla çalışmaya başladık. Belgesel ekibimizle hummalı bir sürece girdik. Bu sırada Türkiye’de tarih alanında duayen Prof. Dr. İlber Ortaylı aklımıza ilk gelen isimlerden olmuştu. “İlber Hoca’nın bu konuda anlatacakları mutlaka vardır.” dedik. İlber Hoca, Kafkasyalı bir aileye mensuptu: Babası Kırımlı, annesi Karaçaylıydı. Üstelik İkinci Dünya Savaşı sürecini yaşamış bir ailenin çocuğuydu. Babası mühendis, annesi muallim idi. Annesi ve babası da Sovyetlerden çıkmak zorunda kalan bir ailenin evladıydı hoca. Avusturya’da doğmuştu. O da bir mülteciydi. O da bir sürgün çocuğuydu. On da geçmişi sürgün bir aileye mensuptu. Niye Avusturya’da doğdunuz sorusuna ise “Kader Efendim kader.” diyordu hoca. Tam da İkinci Dünya Savaşı günlerinde Drau Katliamını yaşamış soydaşlarımızın tarihini yakından bilen bir aileye mensuptu. Dahası 2. Dünya Savaşı mültecisiydi. Heyecanla İlber Hoca’ya ulaşmanın yolunu aradık. Çünkü hem -o vakit iki yaşında bir bebek olsa da- tanık hem de Türkiye’nin yaşayan en itibarlı tarihçilerindendi.

Bu süreçte aklıma Fatih Ekim kardeşim geldi, hemen aradım. Fatih, iki yıl önce Macarlar ile ilgili bir belgesel çekmişti ve İlber Hoca o belgeselde konuşmacıydı. Fatih bana yol gösterdi ve kısa süre sonra İlber Hoca’ya ulaştım. İlk başta kızı Tuna Hanım’a e-mail mesajı attım, ardından Hoca’yı aradım. Telefonu açtı ve “Buyrun” dedi. Kendimi tanıttım, meramımı anlattım; hemen randevu verdi ve Levent’teki Kronik Yayınları’na davet etti. Hiçbir şart hiçbir ego hiç bir ön yargı yoktu. Ne güzel bir muamele tarzıydı. Zamanı kıymetliydi ama bizi can kulağıyla dinledi.

Bir hafta sonra, Vakıf yönetim kurulu üyelerimiz İsmail Çinpolat ve Elif Sarıaslan kardeşlerimiz ile çekim ekibinden Cihat ve Erdem Özsaray beylerle birlikte gittik. Hoca, “Kafkasyalı hemşehrilerim geldi” diyerek bizi heyecanla karşıladı. Annesi Karaçaylıydı ve ekibimizde bulunan Karaçaylı İsmail Çinpolat kardeşim ile kısa bir süre Karaçayca konuşmuştu. İkisinin de ana dili Karaçayca olduğundan bu durum Hoca’nın pek hoşuna gitmişti. Kafkasya üzerine uzun uzun sohbet ettik. Annesinden bahsetti. Hatta annesiyle yaşadığı bir anıyı da latife tadın anlattı, bu vesileyle ben de sizlere aktarayım. Bir konuda çok sinirlenmiş ve annesine, “Sizin bu Karaçaylılar da ne zor insanlar yahu” demiş. Annesi de bu sözü çok ağır bulmuş ve bu sebepten uzunca bir süre küs kalmış…

Daha sonra çekimlere başladık ve Hoca’dan çok değerli bir kayıt aldık. İnşallah onu da yakın zamanda Kafkas Vakfı YouTube hesabından yayınlarız. İlber Hoca, iki yaşında iken 1950 yılında Avusturya’dan İstanbul’a gelmişti. İlk gelen kafile onlarınki imiş. Teyzesi İstanbul’daymış, Bakırköy’e yerleşmişler. Bize o döneme ait tarihî vesikaları ve gazete kupürlerini de gösterdi. Kafkasyalı nezaketiyle bizi ağırladı ve “Drau Faciası”nı daha önce duymadığını, yaptığımız işin çok değerli olduğunu söyledi. Vedalaşırken Avusturya’ya gelebileceğini de belirtti. Bu kredi bizim için hoş bir sürpriz oldu…

Vedalaşırken Hoca bizlere kitaplarını imzalayarak hediye etti. Biz de Kafkas Vakfı yayınlarımızdan kitaplar hediye ettik. “Ne çok kitap basmışsınız, hepsi de çok kaliteli” diyerek övgü dolu ifadeler kullandı. Türkiye’nin en iyi tarihçilerinden bu övgüyü almak gurur vericiydi. Sohbetimiz Kafkasya üzerine devam etti. Hangi kavimden olduğumu söyleyince Abhazya’nın güzelliğinden bahsetti. Oralara sahip çıkın dedi. Ekibimizle imzalı kitaplarımızı aldık ve sevinçle ayrıldık. Yakinen anladım ki İlber Hoca, toplumla iç içe olmayı seven samimi bir insandı…

Drau anmasına bir ay kala Hoca ile tekrar buluştuk. Bu kez bizi evine davet etti. Hoca’nın evini ve çalışma ortamını görmek için harika bir fırsattı bu. Mehdi Çetinbaş hoca, Vakıf yönetim kurulu üyemiz Muhammed Emin Demireli ve araştırma maksadıyla Türkiye’de bulunan doktora öğrencisi Alika Zangieva ile İlber Hoca’yı Baltalimanın’daki mütevazı evinde ziyaret ettik. Gitmeden yeni çıkan kitabını temin ettik. İmzasını almak için iyi bir fırsattı. Hoca bizi yine samimi bir şekilde kapıda karşıladı. İçeriye adım attığımızda harika bir manzara bizi bekliyordu. Bir tarihçinin evi meğer ne kadar güzel olabilirmiş! İçerisi adeta bir müze gibiydi. Yeni doğan çocuğun etrafı izlemesi gibi hayretle etrafı inceliyorduk. Oldukça zengin bir mirastı. Yazma eserler kim bilir hangi dönemden ve kimlerden kalmıştı…

Bizi nezaketle karşılayan Hoca heyet üyeleriyle tanıştı. Kafkasya üzerine sohbet ettik. Drau projesi üzerinde konuştuk. Alika hanım ile aynı üniversiteden oldukları için Amerika’daki hocalardan da bahsettiler. Hoca elindeki küçük defterini açtı ve ajandasını göstererek, “Evet gençler, tarihi söyleyin de bileti alalım” dedi. Tarihi ilettiğimizde bir başka işi ile çakıştı. Hemen işini erteledi ve projeye katılmak istediğini, bu projenin çok önemli olduğunu belirtti. Ancak uzun kalamayacağını da ekledi. Biletini aldırırken bile nezaketini gösterdi; yaşına ve kilosuna binaen ön koltuklardan bir yer talep etti. Bu hususu belirtirken bile ifadeleri son derece nazik ve ölçülüydü. Samimi bir şekilde bunu dile getirmesi ve tatlı üslubu beni çok etkilemişti.

Hoş bir meclis ortamı kuruldu, Hoca’nın uçak bileti alındı ve muhabbetle ayrıldık. Hareket günü İlber Hoca’yı uçakta karşıladık. Sabahın erken saatlerinde gelmişti. Uçağa girer girmez yüksek enerjiyle etrafa selam verdi. Slovenya’nın başkenti Ljubljana’ya indik ve Drau Katliamının yaşandığı Irschen köyüne gittik. Kısa bir süre dinlendikten sonra alana indik. Bu coğrafyayı çok beğenmişti İlber Hoca. Hava oldukça güzeldi. Çekimler çok verimli geçti. Irschen köyündekilerle hemen kaynaşıverdi. Almancası ana dili düzeyinde olduğundan herkesle kaynaşması uzun sürmedi. İlerleyen yaşı ve yoğun temposu sebebiyle yorulmuştu. Ara ara dinlenerek proje aşamalarına katıldı. Onun geldiğini duyan Türk vatandaşları da hocayı görmeye gelmişti bile. Türkiye’ye dönmeden önce sosyal medya hesabından şu mesajı yazmıştı:

“28 Mayıs 1945’te Drau Irmağı kıyısında yaşanan büyük trajediyi, Kafkasyalı muhacirlerin unutulmuş hikâyesini 80 yıl sonra aynı topraklarda anmak için @kafkasvakfi’yla beraber Avusturya’nın küçük bir köyü olan Irschen’deyiz. Hafta sonu detaylı bir yazı kaleme alacağım.”

Instagram paylaşımı: https://www.instagram.com/p/DKMnQXrCFK2/

Hoca Türkiye’ye döndükten kısa süre sonra Hürriyet’te “Drau Nehri Kıyısında Hüzünlü Mayıs” başlığıyla harika bir yazı kaleme aldı. : https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/drau-nehri-kiyisinda-huzunlu-mayis-42823335

Instagram hesabından da “Drau Nehri Kıyısında Hüzünlü Mayıs. Avusturya – İtalya sınırında, Drau Nehri kıyısındaki Irschen Köyü’ndeyiz” başlıklı bir yazı daha yayınladı: https://www.instagram.com/p/DKe8785iOEQ/

İlber Hoca yazıları ve mesajları ile Drau Katliamının duyurulmasında çok önemli destek verdi. İstanbul’daki Drau Belgeseli galasına katılacağını da söylemişi. Sözünü de tuttu. Bizleri hiç kırmadı. Şöförü Yasin bey ile gün içi görüştüğümde hocanın hasta ve serum aldığını söyledi. Bende herhalde gelmez diye çevreme ön bilgi verdim. Hoca son anda sürpriz yaparak alana geldi. “Söz verdim gelmem lazımdı” dedi. Salonun bulunduğu üniversite yerleşkesine geldiğinde misafirler hocaya yoğun ilgi göstermiş,  İlber Hoca da gayet memnun kalmış ve iyi dileklerini ifade etmişti. Onca yoğunluğuna, ilerlemiş yaşına ve sağlık sorunlarına rağmen gala gecemize de iştirak etmişti. Allah razı olsun. “Çok fazla duramayacağım, Azerbaycan Konsolosluğundaki resepsiyona da katılacağım” diyerek nezaketle ayrılma gerekçesini açıklamıştı. Gala günü yaptığı konuşma da oldukça manidardı.

“İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca insan esir düştü. Sovyetler Birliği Cenevre Sözleşmesi’ni imzalamadığı için esirlere muamele Batı’daki gibi olmadı. Bir İngiliz ya da Fransız askeri esir kampında spor yapabilir, kitap yazabilirken; Sovyet esir kamplarında ölüm, açlık ve işkence hâkimdi. Bu koşullarda esir düşen Kafkasyalı askerler ve sivil halk için facia kaçınılmaz oldu. Bu insanlar, Almanların tahliyesi sırasında dağlara sığınıp kaçmaya çalıştılar. Ancak yaşlı kadınlar, çocuklar, savunmasız siviller yok edildi. Drau, sadece bir toplu ölüm değil; aynı zamanda Batı’nın görmezden geldiği bir trajedidir. Bugün burada yapılan törenlerde devlet temsilcilerinin bulunması önemlidir. Çünkü milletler, ancak hafızalarına sahip çıkarak saygı görür. Unutulmamalı ki bizim tarihimiz var, bu tarih sahip çıkıldıkça anlam kazanır.”

Gala programı konuşmasının ardından İlber Hoca’ya teşekkür babında bir Çerkes kaması hediye etmemiz çok hoşuna gitmişti. Çocuklar gibi sevindi. Ayrıca babası Kemal Ortaylı’ya ait tarihî bir vesika hediye etmek istedim. Araştırmacı yazar Cem Kumuk’tan almıştım bu vesikayı. Babasına ait belgeyi gösterdiğimde çok heyecanlandı. İkinci Dünya Savaşı’nda bir İngiliz belgesinde babasının adı “Kemal Ortaylı” yazıyordu. “Nereden buldun bu belgeyi?” diye şaşkınlıkla sormuştu. Babasına duyduğu derin özlemi gözlerime bakışından anlamıştım. Hoca için güzel bir sürpriz olmuştu.

Sosyal medya hesabından belgesel ile alakalı de bir yazı yazdı: “Irschen Köyü, İngiliz işgal bölgesindeydi. İngilizler, iade anlaşmasını uyguladılar (28 Mayıs – 1 Haziran 1945 arasında). Elbette, Almanlarla işbirliği yaptığı iddia edilen kaçak askerlerin çoğu dağlardan, tünellerden başka köşelere kaçıp kurtulmuşlardı. Kıpırdayamayanlar ise çaresiz sivil mültecilerdendi. Yakalananlardan iade edilenlerin çoğu, demiryolu ile gönderildiler. Nereye? Sibirya’ya. İçlerinden “suçlu” görülenler ya da görülmek istenenler kurşuna dizildiler. Bu akıbete uğramayanlar -özellikle kadın, çocuk ve yaşlılar- kendilerini Drau Nehri’nin azgın akıntısına bıraktılar. Müthiş bir intihar süreci… Yerli köylülerden bazıları, bugün 90 yaşını geçmiş olanlar, bu sahneleri hüzünle hatırlıyor. Gördükleri ve büyüklerinden işittikleri bu tarihî facia hâlâ dillerde dolaşıyor. @kafkasvakfi’nın hazırladığı belgesel mutlaka izlenmeli.”

2026 yılı başlarında Avusturya’ya tekrar ziyaretimiz oldu. Irschen köyündeki Almanlar İlber Hoca’yı sormuştu; “Selam söyleyin kıymetli hocamıza, beyefendi bir insan” demişlerdi. Ben de Hoca’nın biraz hasta olduğunu söyledim kendilerine. Dönüşte Hoca’yı arayarak moral vermek istedim. Hoca’ya geçmiş olsun dileklerini ileterek Allah’tan acil şifalar diledik. Avusturya’dakilerin, Drau’daki Irschen köyündekilerinin selamını ilettik. Hoca, “İyidir onlar, inşallah düzelirsem gelirim seneye, selam söyleyin,” demişti. Biz de geçmiş olsun diyerek meğer son vazifemizi yapmışız, İlber Hoca’ya veda etmişiz… Belki de son yurt dışı ziyaretini bizle yapmıştı.

Dün 13 Mart 2026. Haber bültenleri İlber Hoca’nın vefat ettiğini duyurup gün boyu onun renkli hayatından kesitler sundu. İnsanlar onu hayırla yad etti. Allah gani gani rahmet eylesin. Hayatının son döneminde yüz yüze tanışma fırsatımız olduğu için kendimi bahtiyar hissediyorum. İyi ki tanımışım hocamızı. Kısa da rahle-i tedrisinde bulunmuş olduk. Prof. Dr. İlber Ortaylı bir İstanbul beyefendisi, gerçek bir hoca ve hakikaten iyi bir insandı. Keza iyi bir Kafkasyalıydı. Bu fâni dünyadan ebedî âleme ardında önemli izler bırakarak göçtü. Mekânı cennet, makamı âlî olsun İlber hocam.

[ssba]

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.