Vladimir Ayüdzba ile “Abhazya ve Türkiye” üzerine söyleşi

DAK Bilgilendirme Portalı yaklaşık 20 yıl Türkiye’de bulunan Abhaz siyasetçi Vladimir Ayüdzba ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

Abhaz siyasetinin önemli ismi, diplomat, tarih bilimi doçenti, SSCB Gazeteciler Birliği Üyesi, Abhazya Yüksek Konsey Milletvekili, Abhazya Cumhuriyeti Türkiye Tam Yetkili Temsilcilisi gibi görevlerde bulunan Ayüdzba, Abhazya ve Türkiye üzerine önemli cümleler kurdu.

Said Barganciya’nın hazırladığı bu çalışmayı ilgililere sunuyoruz.

Vladimir Camal-ipa, bize biraz çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

Çocukluğum herkesinkinden çok farklı değildi. Arkadaşlarımızla oynayarak geçti. Bazılarıyla bugün hala dostluğumuz devam ediyor. Örneğin Rauf Abuhba – arkadaşlığımız neredeyse bir ömürdür sürmekte. Çocukluğuma dair en net hatırladığım dönem okula başladığım zamanlar. 1945 yıllarıydı. Birinci sınıfı hep beşlerle tamamlamış, sınıfın en iyi öğrencisi olarak bitirmiştim. İlkokulu Yukarı Eşera yedi yıllık okulunda okumuştum, bugün artık ortaokul olarak geçiyor. O yıllarda bize anadilimiz Abhazca konuşmayı nasıl yasakladıklarını ve Gürcüceyi nasıl dayattıklarını çok iyi hatırlıyorum. Bütün bir ömür unutulamayacak bir şekilde hafızama kazınmıştı bu durum.

Okulu bitirir bitirmez Abhaz Dram Tiyatrosunda oynamaya başladınız. Öğreniminizi devam ettirmeyi düşünmediniz mi?

Okulu bitirdikten sonra Gürcistan Tarım Enstitüsüne girmeye çalıştım. Ben burslu öğrencilerdendim (SSCB’de, devletin gerekli uzmanlıklar için bazı başvuru sahiplerinin eğitimi için fon tahsis ettiği bir uygulama). Ancak bazı nedenlerden dolayı, biz – burslular – enstitüye kabul edilmedik. Eve geri döndüm. Annem gerçekten kolhozda (kolektif tarım birliği) kalmamı hiç istemiyordu ve dayım Aziz Agrba, o dönemde Abhaz Dram tiyatrosunun başyönetmeniydi. Annem kendisinden işe girmem için bana yardımcı olmasını rica etti. Dayımla mülakata gittim ve o gün tiyatroda aktör olarak işe başladım. Bunlar 1956 yıllarında olmuştu. İşimi çok beğenmiştim, tiyatroyu çok seviyordum. Ortamı güzeldi, Leo Kaslandzia, Şüarah Paçlia, Minadora Zuhba, Rozınbey Agrba gibi harika oyuncularla çevriliydik. Georgiy Gulia’nın “Kara Misafir” adlı oyununda kaptan Miletskiy rolünü oynamak büyük bir zevkti. Fakat bütün bunlardan büyük zevk almama rağmen içimde her zamana siyasete bir eğilim vardı.

Peki, siyasete girişiniz nasıl oldu?

Tiyatroda çalışırken paralel olarak Suhum Devlet Pedagoji Enstitüsü Filoloji Fakültesinde okumaya başladım. Komsomol çalışmasının bir aktivistiydim, Komsomol bölge komitesinde, Gürcistan Komsomol Merkez Komitesinde toplantılara davet edilirdim. Genel olarak, tüm bu Komsomol telaşeleri beni tiyatrodan daha fazla kendisine çekti. Mezun olduktan sonra Komsomol ilçe komitesinde çalışmaya davet edildim ve iki hafta sonra Suhum Komsomol ilçe komitesinin ikinci sekreteri seçildim. Suhum Bölge Komitesinin yeniden yapılandırılmasından sonra Oçamçira’ya katıldık, orada Oçamçira Sanayi Komitesinin ikinci sekreterliğine getirildim. Fakat buradaki işim çok fazla yürümedi. O dönemde Georgiy Dzidzaria (ünlü Abhaz toplum ve siyaset adamı) bana yüksek lisans yapmayı teklif etti. Beni tanıyordu. Yanına çağırdı ve detayları konuştuk. Sonuç olarak seçmelere katıldım ve geçtim. Yüksek lisans yaptıktan altı ay kadar sonra beni “Apsnı Kapş” gazetesinin propaganda bölüm başkanlığına çağırdılar. Gazetede 10 yıl çalıştım. Bunun yedi yılı bölüm başkanı, üç yılı ise editör yardımcısı olarak geçti. Bugüne kadar yaptığım işler arasında en çok sevdiğim gazetecilik olmuştur.

Vladislav Ardzınba, Vladimir Ayüzba, Sergey Bagapş, arkeolojik bulguların incelenmesi, Tamş, 1976-1977 yazı

Gürcü baskısının zor bir dönemiydi. Böyle bir dönemde bir Abhaz gazetesinde çalışmak zor muydu?

Kolay değildi. Ancak gazete Abhazya aydınlarının en parlak temsilcilerini yayınlıyordu. Ve çok talep görüyordu, tüm zorluklara rağmen çalışıyorduk.

Tkuarçal Şehir Partisi Komitesinin birinci sekreteri olarak çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Burada beş yıl ve bir ay çalıştım. Enerji ile uğraşıyor, maden kömürü çıkarıyor, bina ve fabrikalar inşa ediyorduk. Birinci sekreterin görevleri tam anlamıyla her şeydi. Her şey benim sorumluluğumdaydı. Burada çalıştığım beş yıl içerisinde iki fabrika inşa ettik. İş çok zordu, fakat o dönemde Tkuarçal canlıydı, nüfusu 25 bin kişiydi. Bugün maalesef şehir ölmekte, nüfusu anca beş-altı bini buluyor.

1994 – 2014 yılları arasında hayatınızın önemli bir bölümünü, Abhazya Cumhuriyeti’nin Türkiye Cumhuriyeti Genel Temsilciliği görevine adadınız. Türkiye’ye gidişiniz nasıl oldu?

Abhazya’nın İlk Devlet Başkanı Vladislav Ardzınba birkaç kez beni toplantılara davet etti. Bu Abhazya Ulusunun Kurtuluş Savaşının bitiminden sonraydı. Beni çok sevdiği için, hangi görevde çalışmak istediğimi sordu. Kendisiyle aynı zamanda aynı köydendik. O zaman eğer mümkün olursa Abhazya’yı Türkiye’de temsil etmek istiyorum demiştim kendisine.

Bu isteğinizi tetikleyen şey neydi?

Yüksek lisans yaptığım dönemlerde her hafta sonu eve, Eşera’ya giderdim. Anneme yardım ederdim. Genel olarak anneme çok bağlıydım. Annemin kardeşi –teyzemde annemin yanında yaşıyordu. Eve gelişlerimden birinde teyzem bana babama yazılmış bir mektubu uzatarak okumamı istedi. Mektubu, 1936 yılına kadar (Stalin baskıları) Eşera’da yaşamış, baskılarla Türkiye’ye gitmeye zorlanmış, Abhaz kızı ile evli olan bir Türk yazmıştı. 1961 yılında yazılmış olan mektupta, arkadaşlarının akıbetini merak ettiği yazıyordu. Bu mektubu okuduktan sonra nefesim kesilmişti, içime çok ağır bir hüzün çökmüştü. Aynı gün kendisine cevap yazarak bende kendisinden Türkiye’de yaşayan soydaşlarımı bulmama yardım etmesini istedim. Türkiye’de yaşayan diasporamız ile iletişimim böyle başlamıştı. Ardzınba’dan Türkiye Temsilciliği görevini istediğim dönemde, Türkiye’den neredeyse üç yüz soydaşımızla yürüttüğüm yazışmalarım vardı.

Türkçe biliyor muydunuz?

Çocukluğumdan beri biliyordum. Köydeki komşularımız Türk idi, bizimle hep Türkçe konuşurlardı. Okulda da birkaç kişi vardı. Böylece yavaş-yavaş öğrenmiştim. Bize Abhazca konuşmayı yasaklamışlardı, bizde bazı gizli ve önemli konuları aramızda Türkçe konuşuyorduk. Böylece Türkçeyi hiç unutmadım. Hatta yüksek lisansa başvurduğumda benim için önemli bir koz olmuştu.

Vladimir Ayüdzba

Türkiye’ye gittiğiniz dönemlerde ailenizi kurmuş muydunuz?

Evet, evlenmiştim ve iki çocuğum vardı. Ama Türkiye’ye tek başıma gittim. Abhaz diplomasisini Türkiye’ye ilk açan olmak beni çok mutlu ediyordu, ama bir yandan da bu büyük sorumluluk altında eziliyordum.

Özlüyor muydunuz?

Eşim ve çocuklarım mümkün olduğunca ziyaretime geliyorlardı. Böylece 20 yıl geçti. Fakat Türkiye’de kendimi bir saniye bile yabancı hissetmedim. Beni bağırlarına basmışlardı ve ben kardeşlerim arasında mutluydum. Türkiye’de ilken en çok [değer verdiğim] insanları, Abhaz aydınlarını, tiyatro ve kitaplarımı özlüyordum.

Vladimir Camal-ipa, Türkiye’de geçirdiğiniz tüm zamanı günlüğünüzde kayda aldığınızı ve yayınlamayı düşündüğünüzü biliyorum. Peki, ne zaman?

Sanırım ya bu yılın sonu, ya da önümüzdeki yılın başlarında. Tekrar okuyor ve düzeltmeler yapıyorum.

Genel olarak nelerden bahsediyor?

Beni en çok endişelendiren şeyler, tanık olduğum olaylar karşısında hissettiklerim hakkında. Daha çok, Türkiye’de yaşayan Abhaz diasporasının endişeleri hakkında.

Peki, siz Türkiye’deki çalışmalarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir gün [Türkiye’de olduğu dönemde], moralsiz, üzgün bir şekilde odamda oturuyordum. Türkiye’de yaşayan bir Abhaz kardeşim içeriye girdi. Moralsiz olduğumu fark etti ve nedenini öğrenmeye çalıştı. Çalışmalarımdan çok memnun olmadığımı, birçok şeyi gerçekleştiremediğimi söyledim. Onun bana verdiği cevap ise şuydu: “Sen gelene kadar Abhazya hakkındaki bildiklerimiz ile şu an Abhazya’yı ne kadar doğru tanıdığımızı-hissettiğimizi kıyasla yeter.” Bunun benim en büyük katkım olduğunu düşünüyorum.

Vladimir Camal-ipa, bugün nelerle meşgulsünüz?

Abhazya İnsani Bilimler Enstitüsü’ndeki Yardımcı Bilimler Bölümünün baş akademisyeniyim. Artık yaşlıyım, daha fazla dinlenmeye ihtiyacım var. Şuan zamanımın çoğunu günlüğümdeki düzeltmelere ayırıyorum. Yazdığım her şey Türkiye’deki çalışmalarımla ilgili. Gördüğüm, öğrendiğim şeyleri benden başka kimsenin yazamayacağını anlayarak yazıyorum.

Biraz da ailenizden bahsedebilir misiniz?

Eşim gazeteci Elena Yakovleva. Kızım Abhazya’nın Rusya Konsolosluğunda görev yapıyor, oğlum – Abhazya Gümrük Hizmetlerinde. Oğlum evli ve güzel bir ailesi var. Benim şuan tek derdim henüz hiç torunum olmaması. En kısa zamanda torunlara karışmayı umut ediyorum.

Hemen her insan için doğum günleri geri kalan yıllarının muhasebesini yaptıkları bir dönüm noktasıdır. Peki, siz geride kalan hayat yolunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eğer aynı yollardan tekrar geçmem gerekseydi, tek bir adımını dair değiştirmezdim. Tam 82 yaşındayım ve yaşadığım hayattan çok memnunum.

Doğum gününüzde kendiniz için ne dilemek isterdiniz?

Sadece torunlar. Tek istediğim bu. Geri kalan her şeye sahibim.

Kaynak: DAK

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Email this to someone