Dağıstan’dan Türkiye’ye Macera Dolu Bir Yaşam: Musa Ramazan’ın Anılarında İkinci Dünya Savaşı, Harp Esirleri ve Göçmenlik

Özet

Bu çalışma esas olarak Bolşevik İhtilali sonrasında doğan Dağıstanlı Musa Ramazan’ın anılan üzerinden Sovyet Dönemi Stalin politikalarını ele almaktadır. Bir “Sovyet genci” olan Musa Ramazan, II. Dünya Savaşı sırasında Almanlara karşı savaşmak üzere cepheye gönderilir. Musa Ramazan’ın anılarında; cephede ve esir kamplarındaki ağır yaşam koşullarının yanı sıra dönemin siyasi olayları, Stalin politikaları, Kafkas halklarının göç, sürgün ve kimlik bağlamında yaşadığı yarım asırlık geçmişi analiz edilmektedir. Bu çalışma, yine Musa Ramazan’ın izlenimleriyle; dünyanın dört bir tarafına dağılan Kafkas halklarının kültürlerini yaşatma çabaları ve anavatan özlemiyle geçen kimi zaman acı, kimi zaman mutlu olaylarla dolu, hayatta kalma mücadelesini konu almaktadır.

1917 Ekim Devrimi sonucu iktidara gelen Bolşevikler emperyalizm karşıtı bir politika belirleyerek din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin “Sovyet halkların kardeşliği”ni ilan etmişlerdir. Fakat bu politikanın ilk günden bir aldatmaca olduğu ortada idi. Bolşevik yönetimin gerçek amacı eski Rusya İmparatorluğunun sınırları içinde yeni bir sömürge sistemi inşa etmekti. Nihayetinde bu süreç; kısa süre önce bağımsızlık elde etmiş birkaç cumhuriyetin yeniden işgal edilmesi ve Komünist (Bolşevik) Parti hegemonyasının tesis edilerek yeni bir totaliter rejimin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.

Sovyet İhtilali’nden sonra 1922 yılında Dağıstan’ın Lak bölgesine bağlı Hülusma köyünde dünyaya gelen Musa Ramazan, ilkokul ve ortaokul eğitimini köyünde tamamlamıştır. Ortaokulu takdirname ile bitirmiş fakat yeterince Rusça bilmediği için meslek liselerine başvuramamıştır. Ne var ki başvuru için Rusça bilmek şartı aranıyordu. Ortaokulu takdirname ile bitirenlerin sınavsız alınması üzerine eğitimine Mahaçkale’den 45 km uzaklıktaki Buyanksk şehrindeki ticaret lisesine devam etmiştir. 1941 yılında henüz 19 yaşındayken, harp ilan edilmesiyle, Sovyet ordusuna asker olarak alınmıştır. 1942 yılının ilk aylarında Kırım yarımadasındaki Sivastopol cephesinde bir grup cephe arkadaşıyla birlikte Almanlara esir düşmüştür. 15 Kasım 1943 yılına kadar çeşitli şehirlerdeki esir kamplarında kalmıştır. Musa Ramazan’da diğer esir ve göçmenlerle beraber 1945-1949 yılları arasında harbin sona ermesiyle, İngiliz ve Amerikan işgal kuvvetlerinin emriyle çeşitli şehir ve kamplarda yaşamını sürdürmüştür. Harp sırasında olduğu gibi sonrasında da halk danslarıyla meşgul olmuştur.

1949 yılında birçok Kafkas göçmenle birlikte Türkiye’ye gelmiştir. Burada birkaç yıl halk oyunları oynayarak geçimini sağlayan Musa Ramazan daha sonra Beksultan Batırhan aracılığıyla Kapalı Çarşı’da kuyumculuk mesleğine başlamıştır. 1951 yılında Kuzey Kafkasya Kültür ve Yardım Derneği’nin üyesi ve 1978 yılında Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nın kurucusu olarak vefatına kadar Kafkas folkloruna ve kültürüne hizmet etmiştir. Bu amaçla, Türkiye’de genç kız ve erkeklere Kafkas halk oyunları eğitimi vermiştir. Ana vatandan ayrılışından 48 yıl sonra 1989’da Dağıstan’a giderek vatan hasretini gidermiştir. Hayatı boyunca Kafkas folkloru ve kültürünü yaşatmak için çalışan folklorcu ve yazar Musa Ramazan 6 Ağustos 2004 yılında vefat etmiştir.

Sovyet Devletinin İnşası

Bolşevik İhtilali sonrasında dünyaya gelen Dağıstanlı Musa Ramazan’ın anılarında, büyüdüğü ortamda uygulanan devlet politikalarına ve halkın tepkisine dikkat çekilmiştir. Musa Ramazan Sovyet rejimi uygulamalarını şöyle tasvir etmektedir: “İhtilal sonrasında başlatılan ve giderek arttırılan propaganda ile Çar dönemi toprak ağaları, Çar ordusu ileri gelenleri, kompradorlar ve din adamları korkutuluyor, halkı onların aleyhine tahrik ederek, barınamaz hale getiriliyorlar ve çoğunlukla mal ve mülklerini bırakarak yurt dışına kaçmaları sağlanıyordu. Varlıklı ve mevki sahibi insanları hedef alan bu propagandalar sonrası tutuklamalar, sürgünler ve hatta ölümler başlamıştı. Halkın inançlarını yok etmek için cami, kilise gibi ibadet yerleri yıkılarak yok ediliyor ya da özellikle köydeki ibadet yerleri köy ambarı haline getiriliyordu. İktidar ezme ve yıldırma politikasına öyle ağırlık vermişti ki, aralıksız sürdürülen bu girişimler ile eski güçler çökertiliyor, her bölgede kurulan üçer kişilik sorgulayıcılar (Troyka), kısa süren sorgulamalar sonrası istenmeyenleri idama, en ağır iş bölgelerine veya Sibirya’ya gönderiyorlardı. 1927-1928 yıllarında bütün taşınmazlar (toprak, su, orman ve tüm sanayi) devletleştirildi, 1930 sonrasında ise uygulamaya kondu.” Musa Ramazan anılarında 1930 yılında henüz sekiz yaşındayken, toplum arasında sürdürülen propagandaya inanmadığını ve tecrübeli yaşlıların rejim aleyhtarı görüşlerini benimsediğini belirtiyor (Ramazan 1997: 17-18).

Lenin’in ölümü ile başa geçen Stalin’in 1930’lu yıllar sonrasında uyguladığı katı politika Rus olmayan diğer etnik unsurların, Kafkasyalılar da dâhil, milli kimliklerini korumalarına müsaade etmemiş, bölgede yoğun asimilasyon ve Ruslaştırma politikası uygulanmıştır. Musa Ramazan’ın anılarında Ruslaştırma politikasından bahsederken, o dönemde yönetici durumda bulunan memurların rejim lehinde propaganda eğitimi için sık sık merkezlere çağırıldığını yazar. Onların görevi “Dünyada ilk kez kurulan bu üstün vasıflı sosyalizme sahip çıkmak ve çevrelerini buna hazırlamak” idi (Ramazan 1997:20).

1920’li yıllardan itibaren Sovyetlerde “Sovyet adamı” yaratma çabaları başlamıştır. Ancak, Stalin döneminde özellikle 1930’lu yıllardan sonra ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Rus milliyetçiliği zirve seviyelere ulaşmıştır (Onay 2002: 86-88; Aktaran: Özel 2014: 103).

1937’de Stalin’in “Büyük Tasfiye” adıyla tarihe geçen “temizleme” politikaları, devletin üst kademelerinde bulunan yönetici kadrolara yönelik şiddet, hapis, sürgün ve infaz olayları doruk noktasına ulaşmıştır. Bu süreç, sadece fiziksel şiddet olmayıp insanları manevi olarak çökerten ve ahlaki değerleri alt süt etmiş bir süreçti. Musa Ramazan ülkenin içinde bulunduğu bu ağır durumu şöyle tasvir ediyor: “Dünün birer kahramanı olan kişiler bu kez halk düşmanları ve hain olarak ilan ediliyor, en ağır şekilde cezalandırılıyorlardı. Ne olmuştu? Bunu bilmek mümkün değildi. O dönemde ihbarcılık yükselebilmek için en geçerli hizmet, aile fertlerinin bile birbirlerine olan güveninin yok olmasına neden oluyordu. Yaşam koşulları izah edilemeyecek kadar güçtü. Bütün bu ağır baskı ve yaratılan terör havasına rağmen kanun dışı hareketler de eksik değildi. Soygun, rüşvet ve hırsızlık alabildiğine artıyordu” (Ramazan 1997: 25).

Sovyet Cumhuriyetlerindeki Rus olmayan muhalifler, ülkeden kaçarak Paris ve Berlin’e sığınmakta ve sürgün hayatlarında Batı Avrupalı; özellikle de Alman devlet adamlarınca destek bulmaktaydı. Otuzlu yıllar boyunca yürütülen “büyük temizlik operasyonu”nun ardından kısa sürede başlayıp Avrupa’ya yayılan savaşın Rusya’ya sıçramasıyla Stalin’in baskıcı rejimi daha sert ve acımasız yöntemlere başvurmuştur. O dönemde sürgündeki pek çok Rus olmayan siyasetçi ve entelektüel, Nasyonal Sosyalistlerce özel ilgiye tabi tutuluyor ve Stalin’e karşı büyük çaplı bir başkaldırı için cesaretlendiriliyordu (Aksakal 2009: 25-26).

Bu ortam Kafkasya muhacirlerine bağımsızlık ve hürriyet davasını kesintisiz olarak sürdürmek fırsatı sunuyordu. Bu sayede muhacirler savaş sonrası dönemde de Avrupa’da sürdürdükleri Sovyet karşıtı faaliyetler sayesinde istiklal mücadelesini diri tutmaya çalışmışlardı.

Savaş’ın Başlaması ve Musa Ramazan’ın Askere Alınması

22 Haziran 1941 günü Ukrayna’nın batısından Sovyet topraklarına giren Alman orduları sabahın ilk saatlerinde beş şehri bombalayarak harp ilan etmişti. Musa Ramazan, “Kısa aralıklarla düşen şehirler bildirildikçe halk dehşete düşmüştü. Stalin ve Molotov’un radyodan duyulan ‘Düşmanı

yok edeceğiz, zafer bizimdir sözleri kimseyi inandırmıyordu ” diyor. Derhal seferberlik ilan edilmiş, 1917 ve 1922 yılları arasında doğmuş olanların askerlik şubesine müracaat etmeleri istenmiştir. O tarihte 19 yaşında bir öğrenci olan Musa Ramazan da Buynaksk askerlik şubesine başvurusunu yapmıştır. Başlangıçta Almanlar süratli ilerleyerek Rostov’a kadar gelebilmiş, Sovyetlerin batı cephesindeki kuvvetlerine büyük zayiat yaşatmışlardı. Bu süreçte iki aylık bir eğitim gören Musa

Ramazan ve diğer askerler yitirilenlerin yerini doldurmak için Mahaçkale yakınında bulunan 905. topçu alayına gönderilmişti. Alaydaki askerler bir süre sonra Karadeniz şehri olan Tuapse’ye gelerek burada mevzilendirilmişti (Ramazan 1997: 26-28).

Almanlar Ukrayna ve Kırım yarımadasının Sivastopol hariç hemen hemen tamamını ele geçirmişlerdi. Karadeniz hâkimiyeti Almanların eline geçmişti. Stalin bu durumu, Almanların uçak üstünlüklerine, mekanize birliklerinin üstünlüğüne, ikinci cephenin açılamayışına, çok değişik harp taktiğine bağlıyor; kısa sürede açılacak ikinci cephe sonucunda Almanların nihayet Stalingrad’da mağlubiyete uğratılacaklarını ve eğer fırsat verilirse geriye kaçmaya başlayacaklarını söylüyordu (Ramazan 1997: 28). 1941’den 1943 yılının ortalarına kadar cephedeki Alman üstünlüğü sırasında Sovyet birliklerinden düşman tarafa iltica edenler vardı. Musa Ramazan anılarında, harpten sağ olarak çıkacaklarından kuşkusu olan bazı kişilerin sağ ellerini kurşunlayarak ordudan kurtulduklarını, fakat bu durumun çabuk fark edilerek, bu gibi kişilerin kurşuna dizildiklerini ve çukurlara atıldığını anlatıyor. 21 Aralık 1941 gününün erken saatlerinde nöbette olan Musa Ramazan cephede Alman topçu ateşi altında kalıyor. Nöbet yerinin arkasındaki tavansız ve yalnızca duvarları ayakta kalmış bir bina yıkıntısına sığınıyor. Burada Alman topçu atışından mucizevî bir şekilde kurtuluyor. Alman tankları mevzilerine doğru ilerlerken, siperleri kullanarak batarya kumandanına ulaşmaya çalışıyor. Bu sırada Ukraynalı Arkadi adında genç bir piyadeyle karşılaşıyor. Aç, susuz ve uykusuz akşama kadar bekliyorlar. Bir süre sonra Sovyet birliklerini görüyorlar. Bir subay tarafından karşılanarak neden birliklerinden ayrıldıkları sorgulanıyor. Musa Ramazan, “Durumu anlatmaya çalışmamıza rağmen tutumlarından endişe etmeye başlamıştık. Sorgulayanın tutumuna göre kurşuna dizilmemiz işten bile değildi. Arkadi ’ye ne oldu bir daha göremedim, ama beni üç gün kadar göz hapsinde tuttuktan ve defalarca sorgulandıktan sonra başka bir bataryaya verdiler”diyor. Eski bataryasının birkaç arkadaşı dışında imha edilmiş olduğunun doğrulanması Musa Ramazan’ı kurtarıyor. Yeni bataryasında da savaş tecrübesi olan biri olarak görülüyor. Bunu “Bataryamın gözünde cephede mücadele vermiş, ama esir düşmemiş bir kahramandım, sanıyorum” diyerek anlatıyor. Almanlar hem silah hem de hava hâkimiyeti konusunda üstündü. Kafkasya’dan havalanabilen üçü beşi geçmeyen Sovyet uçakları ya Alman uçakları tarafından düşürülüyordu.

“Savaş Esiri” Musa Ramazan

Her gün yüzlerce, hatta binlerce Sovyet askeri Almanlara esir düşüyor veya öldürülüyordu. Nitekim Almanların 1942 yılındaki hava saldırıları, Sovyetlerin büyük zayiat ve esir vermelerine neden olmuştur. Esirlerin içerisinde Musa Ramazan da vardı (Ramazan 1997: 28-33).

Musa Ramazan Divanköy’de yaralı, yarasız binlerce toplanan esirin arasındaydı. İki gün bir gece aç ve susuz, hiç durmadan, dinlenmeden Bahçesaray taraflarına doğru sürülmüşlerdi. Musa Ramazan bu durumu “Yürüme gücünü kaybedenler düştüğü yerde kafasına bir kurşun sıkılarak öldüğü yerde bırakılıyordu. Bahçesaray ’dan bir kilometre daha yol alarak Simferopol yöresine doğru

yol alıp, yıkılmış ve harap haldeki bir çimento fabrikasına getirildik” diye anlatıyor. Musa Ramazan esir kampında kendilerinden daha önce getirilen esirlerinde olduğunu, konuşacak halde olmayan bu esirlerin aç, susuz ve bakımsız burada bekletildiklerine tanık olmuştu. Havanın soğumasıyla birlikte yaşamın daha da zorlaştığı esir kampında güç kaybetmemek için çalışmaya hazır bekleyen Musa Ramazan ve birkaç esir; Alman kamp komutanı tarafından verilen görevi başlarında nöbet tutan Alman askerleri eşliğinde tüm özveriyle yapıyordu. Dinlenmek için mola verdiklerinde nöbetçi askerlere termoslarla yemek gelirken, esirler midelerinde bir lokma bile bulunmadığından gözleri kararır ve mideleri guruldar halde, vagon altında gölgede dinleniyorlardı. Musa Ramazan’ın özverili çalışmasını görmüş olan nöbetçi askerlerden biri onu yanına çağırarak beline bağladığı boş konserve kutusuna termosunda kalan yemekleri (karışık halde et, makarna ve patates) boşaltıyor. 19-20 yaşlarında küçük görünümlü bir yapıya sahip oluğunu belirten Musa Ramazan vagonun altına girerek yemeğini yiyor. Öğleden sonra saat beşe kadar çalıştıktan sonra, sıraya girerek kampa geri dönüyorlar. Kampa geldiklerinde kendisine yemek veren nöbetçi asker tarafından komutanın yanına çağırılan Musa Ramazan’a kamp içerisinde aşçı, şoför ve tercümanın kaldığı barakada yer ayarlanıyor ve kendisine kuru gıda maddeleri ve margarinlerin depolandığı kilerin düzenlenmesi görevi veriliyor. O güne kadar esirler gibi duvar diplerinde, rüzgârdan ve soğuktan korunmaya çalışarak geçirdiği günler son buluyor (Ramazan 1997: 33-35).

Kırım müharebesi sona erdikten sonra bölgede bulunan Alman askerlerinin bir bölümü Stalingrad’a, diğer bir bölümü de Simferopol’a hareket etmiştir. Bu durumda, Kırım’ın çeşitli bölgelerinde bulunan esir kampları da Büyük Simferopol adını alan ve tüm Kırım’ın patateslerinin muhafaza edildiği bir yere toplanmıştır. Bu kamp üç bölümden oluşuyordu; karantina, Kırım’dan ayrılarak batıya gönderileceklerin bulunduğu bölüm ve işçi olarak çalıştırılacak esirlerin bölümü. Musa Ramazan birinci bölüm olan karantina grubundaydı. Bu bölümdeki esirlerin durumu kötüydü ve adeta ölüme terk edilmişti. Nitekim esirlerin çoğunun dizanteriden üç beş gün içinde öldüğü görülüyordu. Burada on beş gün kalan Musa Ramazan, çalışma kampında sağlam ve sıhhatli görünen esirlere ihtiyaç duyulunca seçilen 150 kişi arasında çalışma kampına götürülüyor. Burada aşçıya ihtiyaç olunca kendisini “aşçı” olarak tanıtan Musa Ramazan tam otuz gün boyunca bu görevi yerine getiriyor. Diğer esirler ise vagonlardan depoya ikiyüz metre boyunca ağır çuval ve sandık taşıyordu. Bu gıda deposundaki gıdaların bozulmuş ve kırık dökük olanları esirlere yediriliyordu. Kırım’da gün geçtikçe işler azalınca esirler batıya doğru götürülmeye başlanmıştı. Tabanına koyun gübresi üstüne saman konulmuş vagonlarda her esire bir yemek kaşığı kuru bezelye, 200gr. kadar ekmek, 30gr. kadar margarin ve üç adet kesme şeker verilmişti. Bir vagonda 50-60 kadar esir penceresiz ve havasız vagonlarda uzun bir yolculuğa çıkmışlardı. On iki gün süren zor şartlardaki tren yolculuğunun ardından Polonyo hududundaki Proskurov kentinden iki km kadar uzaklıkta, eski Çar Rusya’sının süvari kışlası olan yer kamp olarak hazırlanmıştı. Vagonlar içinde yol boyunca ölen insanlar vardı. Bu kampta esirler milletlerine göre ayrılmıştı. Musa Ramazan Kuzey Kafkasyalılar bölümündeydi. Eskiden at ahırı olan yerde artık esirler tutuluyordu ve her gün açlıktan ya da hastalıktan beş on kişi ölüyordu (Ramazan 1997: 42-45).

Sovyet kanunlarına göre esir düşmenin bedeli çok ağırdı. Askeri ant, RSFSR Ceza Kanunun 58. maddesi, diğer talimatlar ve iç işleri kuralları esir düşmeyi; “düşmana sığınmak”, “dış ülkeye kaçmak”, “ihanet” ve “askerden firar” olarak yorumlamakta ve hepsi için ölüm cezasını ön görmekte idi (Devlet 2004: 99). Musa Ramazan esirlere yapılan son derece insanlık dışı muamelelerinin sorumlusunun Stalin olduğunu belirtiyor. Esirlerin bu derece horlanmasının tüm dünyanın kabul ettiği Kızılay, Kızılhaç gibi teşkilatlara katılmamış olan ve “Benim esirlerim olamaz, olanlar varsa, haindir” diyen Stalin’in bu sözlerine bağlıyordu (Ramazan 1997: 44). Oysa bugüne kadar gelmiş geçmiş savaşlarda esir olmadan sona ermiş bir savaş görülmemiştir.

Kamp Hayatı ve Mahkûm Milletler

Almanlar; ele geçirdikleri bölgelerden topladıkları Sovyet insanlardan lejyonlar oluşturarak bunları SSCB’yle savaştırıyorlardı. Stalin bunu “kolektif vatan hainliği” olarak yorumlamış, birçok halk yaşadıkları yerlerden sürülmüşlerdir. Sertlik yanlısı politikalar, Stalin’in geri kalan yaklaşık on yılı boyunca, farklı yer ve gruplar üzerinde devam etmişti. Savaş koşullarında radikalleşen resmi söylemde Rusluk zaman zaman Sovyetlik ile aynı anlamda kullanılır hale getirilmişti ve Stalin’in çeşitli nutuk ve demeçleri ile de bu anlayış toplulukların üzerinde iyiden iyiye hissedilir bir baskıya doğru evirilmişti (Aksakal 2009: 26-27).

Sovyetlerde Stalin politikaları tüm hızıyla uygulanırken; Kuzey Kafkasya Komitesi üyesi Balkar asıllı Ali Şahan’ın esir kampına gelmesi Musa Ramazan’ın hayatında önemli değişikliklerin olmasına vesile olmuştu. Ali Şahan Bey, Sovyet İhtilali’nde Rusya’dan ayrılmış, Çekoslovakya’dan aldığı burs ile tahsilini tamamlamış, mühendis olmuş bir aydındı. Komitenin amacı, Kuzey Kafkasya milletlerinin oluşturacağı bir cumhuriyet kurmaktı. Komitenin bir görevi de kendini yetiştirmiş Kafkasyalılar seçerek onları kamptan çıkarmak ve kendilerine uygun görevler vermekti. Kampa gelen Ali Şahan Bey yalnızca yüksek tahsilli yirmi beş kişi seçmek istiyordu. Kontrol olanağı olmadığı için yüksek tahsilli olmayanlar da kurtulma ümidiyle öne çıkmıştı. Musa Ramazan bu olayı şöyle anlatıyor:

“Aslında istenen diplomaya sahip değildim, ama yararlanmanın bir yolu olmalıydı. Nihayet burası bir esir kampıydı, gemisini kurtaran kaptan olacaktı. Aradan çıkarak, ‘Sayın Ali Şahan Bey! Yüksek tahsilli değilim, ancak ticaret lisesi mezunuyum. Verebileceğiniz her hizmeti becerebileceğimi söyleyebilirim ’ dedim. Beni dikkatle inceleyen Ali Şahan Bey kaç yaşında olduğumu sordu. ‘Yirmi ’ dedim. ‘Hangi ulustansın?’ diye sorunca da ‘Dağıstanlılardan Lakım, adım Musa Ramazan’ dedim. Cebinden çıkardığı bir deftere iki ucu ayrı renkte, marangoz kalemine benzeyen bir kalemle bir şeyler yazdı ve diğer ucu ile altını çizdi. Selamlayarak ayrıldım. Benzer olaylar daha öncede olmuş, sanat erbabı aranmış, yazılmış, ancak götürülenler olmamıştı” (Ramazan 1997: 49).

Şahan Bey için, Proskurov şehrindeki bu kampta umulmadık bir olay yaşanmıştı. Esirler arasında Sovyet Rusya’da kalan, o rejimle büyüyen, ancak tahsili olanağı bulamayan öz kardeşi Harun’u bulmak olmuştu. Sonuç almamış gözüken Ali Şahan Bey, bir süre sonra kamptan ayrıldı. Kampta yüksek tahsilli, savaştan önce yüksek mevkilerde hizmet vermiş mühendis, profesör, senatör gibi meslek sahipleri de vardı. Ali Şahan Bey’in ayrılışından bir buçuk ay sonra, çoğu yüksek tahsilli ve meslek sahibi yirmi sekiz kişinin içinde Musa Ramazan’ın da ilk sırada isminin okunduğu listedekiler kamptan ayrılarak; Polonya’nın Varşova’ya 60 km uzaktaki Keltz şehrindeki bir kampa getirilmişlerdi. Uluslar olarak gruplara ayrılan bu kampta Kafkasyalıların olduğu bölümdekiler oldukça iyi görünümdeydiler. Giysileri dezenfekte edildikten sonra Ali Şahan Bey tarafından karşılanarak yemekhaneye giderek çeşitli yemeklerden yerken Allah’a şükrediyorlardı. Musa Ramazan bu kamp için “Bize insanlığımızı hatırlatan bir kamptı. Herhangi bir görev üstlenmeden dinleniyor, bol bol satranç oynama olanağı buluyorduk” diyor. Bu kamptaki yüksek tahsilli ve aydın kişiler daha sonra lejyonlara gönderilirken; orta tahsilli gençlerden bir Karaçaylı, bir Çeçen, bir Adige ve Dağıstanlı Musa Ramazan Berlin’e 60 km uzaklıkta Wustrau’daki bir kampa gönderilmişti. Bu kampta Kuzey Kafkasyalılar dışında Azerbaycanlı, Gürcü, Ermeni, Rus, Ukraynalı vs. esirler de bulunmaktaydı. Kampta, Sovyet İhtilali döneminde Rusya’dan ayrılan ve aslında Paris’te yaşayan fakat bu kampta öğretim görevlisi olarak bulunan Malkarlardan Tavsultan adında bir akademisyenden, İkinci Dünya Savaşı’nın suçlusunun Sovyet Rusya ve özellikle Stalin olduğu, Müslüman ve Kafkasyalı milletlerin görevinin ne olduğu vb. konuları kapsayan dersler aldılar. (Ramazan 1997: 51­ 52)

Wastrau’daki kampa çok yakın başka bir kamptan bazı hizmetlerde çalışmak için gönüllü aranınca Musa Ramazan bu kampa gidiyor. Bu kampa gidişini “Çoğunlukla fazla düşünmeden karar verme alışkanlığım burada da kendini göstermişti. Türklerde bir atasözü vardır, ‘Akıllı düşünene kadar deli köprüyü geçer’diye. Sanırım bu söz davranışlarıma çok uyuyor. Kamp komutanından izin aldıktan sonra bu yeni kampa gittik” diyerek anlatıyor. Bu yeni kampta da Kuzey Kafkasyalılara ait oldukça temiz ve bakımlı, yemekleri güzel ve yeterli olan her an banyo olanağı mevcut bir barakada kalmaya başlıyor. Bu kampta izin almak koşuluyla kamptan rahatça çıkma olanağı da vardı. Kamp mevcudunun hemen hemen çoğu ilim adamları, yüksek rütbeli subaylar ve yüksek mevkilerde çalışmış aydınlardan oluşmaktaydı. Almanlara esir düşen Sovyet generali Andrey Andreyeviç Vlasov’da bu kamptaydı. Musa Ramazan’ın buradaki görevi, iki öküzün bağlı olduğu arabayla iki km kadar uzaktaki nehire kadar giderek, nehirdeki küçük tonajlı gemilerle getirilen gıda maddelerini kampa taşımaktı. Ayrıca kampta temizlik için çalışan ekibin topladığı çöpleri yine bu araba ile kamp dışına çıkarmak ve öküzlerin bakımını sağlamaktı (Ramazan 1997: 53).

1943 yılında Amerikan ve İngiliz uçakları Alman şehirleri üzerine bomba yağdırmaya başlamıştı. Kafkasya’daki Alman birlikleri esir düşmemek için geri çekilmeye başlamıştı. Almanlar bu çekilmenin planlı olduğunu söylüyordu. Kafkasya’dan çekilme Alman işgaline yardım etmiş Kafkas milletlerini tedirgin etmiş, genç ve yaşlı birçok insan gruplar halinde batıya göç etmeye başlamışlardı.

O dönemde Berlin’deki Kuzey (Şimali) Kafkas Komitesi Başkanı Ahmet Nabi Magoma adında Dağıstanlı profesördü. Sovyet İhtilali döneminde Kafkasya’dan ayrılmış ve Çekoslovakya bursu ile yüksek tahsil yapmış bir kişiydi. Komitede her milletten temsilci bulunuyordu. Komite ayrıca Rusya’dan kaçan ya da esir düşenlerle de ilgileniyordu. Folklorcular ve diğer sanatçılar, Rosenberg’in emri ile Berlin’de toplandılar. Bir bakıma propaganda amacı ile toplanan bu kişiler, Alman ordu birliklerinde gösteri için çalıştırılacak, göçmenler yararına konserler vereceklerdi. Berlin düşürülen uçaklara rağmen bombalanıyor, ölenler dışında kalanlar korkunç anlar yaşıyorlardı. Bir gece Berlin’de bulunan Kafkas Halk Dansları topluluğu Wustrau kampına getirildi. Musa Ramazan büyük tutkunu olduğu Kafkas müziği ve oyunlarından 1941’den beri ayrı kalmıştı. Çok güzel doli (davul) çalan Musa Ramazan bu ekipte koltuk dolisi (davulun) olmadığını görünce bir doli yapmaya karar vermişti. Araştırması sonucu ihtiyacı olan malzemeleri bulmuş ve doliyi hazırlamıştı. Prova yerine gittiğinde doliyi gören folklorcular hayretle doliyi inceledikten sonra, “Çalabilir miyim?” diye izin alan Musa Ramazan akordeonun yanında Lezginka’ya (Kafkas halk oyunu) eşlik etmişti. Kendileriyle birlikte çalmasını, ekibe katılmasını istemeleri üzerine Musa Ramazan esir olduğunu ve Kuzey Kafkasya Komitesi aracılığıyla izin alınması halinde seve seve çalabileceğini bildirmişti. Komiteden kısa sürede izin alınmış ve Musa Ramazan’da ekibe dahil olmuştu. Ancak kamptaki görevini de ihmal etmeden sürdürüyordu. Hemen her gün iki saat kadar süren provalarda zaman zaman oyunlara da katılmaya başlayan Musa Ramazan, kısa sürede başarılı olmuştu. Almanya’nın Potsdam şehrinde Askeri Subay Okulu’ndaki genç Kafkas subaylarının mezuniyet töreninde halk oyunları ekibinin de katılması istenmişti. Son derece güzel bir gece olmuştu (Ramazan 1997: 55).

Almanlar Geri Çekiliyor

Kampta bunlar yaşanırken; Almanlar bütün cephelerden geri çekiliyordu. 1944 yılının yaz mevsiminin ortalarında, mahsullerin toplanması ve bazı hizmetlerin görülmesi amacıyla bir buçuk ay için bütün genç kız, kadın ve erkeklere seferberlik ilan edilmişti. Aynı durum Musa Ramazan’ın kampı için de geçerliydi. Musa Ramazan Berlin’e 75 km uzaklıkta Grand See şehrinde Karla adında bir çiftçinin yanına çalışmak üzere gönderilmişti. Diğer folklorcu arkadaşları da Berlin’in çevresindeki köylere gönderilmişti. Çiftlikte çalışma süresi dolan Musa Ramazan kendisinden son derece memnun kalan Karla ve eşinin birlikte kalma teklifine sıcak bakmayarak kampa geri dönmüştü.

Musa Ramazan, “Kampıma ve arkadaşlarıma döndüğüm için mutluydum. Folklorcu arkadaşlarımın bir kısmı gelmişti, bir kısmı ise bekleniyordu” diyor. Wustrau kampının Dağıstanlı aşçısı Mahaç’ın, Berlin’den dönerken içinde bulunduğu trenin İngilizlerin havadan attıkları bombanın isabet etmesi sonucu yandığı ve içindeki tüm esirlerin öldüğü haberi kampta şok etkisi yapmıştı. Her gün değişik haberler ve emirlerin çıktığı kampta son olarak göçmen kadınların İtalya’ya gönderilecekleri, erkeklerin ise Doğu Prusya’da Weisen See adlı gölün etrafında siper kazmak üzere sevk edilecekleri belirtiliyordu. Emri aldıktan kısa bir süre sonra kampta veda gösterisi yapılmıştı. Ertesi gün Kuzey Kafkasyalı kadın ve yaşlılar, Adige şair Kuba Şahan İtalya’ya; Musa Ramazan’ın da içinde bulunduğu genç erkekler ise Prusya’ya gönderilmişti. Prusya’ya vardıklarında Ali Şahan Bey tarafından Pruskurov’da ideolojik eğitim bölümüne alınan Musa Ramazan, savaşın ilerlemesiyle başka sahalara sürüklenmişti. 6-7 ay gibi kısa sürede Stalingrad, Moskova, Leningrad gibi Rusya içlerindeki yerlere ulaşan Alman birlikleri gerileyerek Berlin’e kadar çekilmiş, sonunda ise teslim olmuşlardı. Musa Ramazan, görevleri bitmek üzereyken tüm yaşananları gözde geçirerek içinde bulundukları durumda vatanlarından uzakta, ne uğruna ve kimler için çabaladıklarını düşünüyor, vatan ve bağımsızlığın ne olduğunu daha iyi anladıklarını, söylüyor (Ramazan 1997: 60, 64-67).

1944 yılının Eylül ayında Kuzey Kafkasyalı (biri Oset, diğeri Balkar), Alman üniformalı iki subay ellerinde resmi belgeyle buradakileri İtalya’ya götüreceklerini bildirmiş ve ertesi gün trenle yola koyulmuşlardı. İtalya’ya da istasyonda bekleyen kamyonlara bindirilerek beş km uzaklıktaki Omaro adında bir köye götürülmüşlerdi. İtalyan dağ köylerindeki halk yapılan olumsuz propagandalar nedeniyle Kafkasyalılara tedirgin yaklaşsa da söylenenlerin doğru olmadığını gördüklerinde insancıl bir topluluk olan Kafkasyalılarla kaynaşmaya başlamışlardı. Zamanla öylesine kaynaşıldı ki, Kafkasyalılardan evlenip köylere yerleşenler olmuştu (Ramazan 1997: 67-68).

1944 yılının son aylarında Alman orduları ağır ağır geri çekilirken, gönüllü Kafkasyalılar da batıda Amerikan, İngiliz ve Fransız, doğuda Polonya, Çekoslovak, güneyde ise İtalyan askerlerine
karşı direniyorlardı. Alman ordusuna güvenerek milletlerinin kurtuluşunu arayan yalnızca Kafkasyalılar değildi. Rus generali Vlasov komutasındaki Ruslar, Kazak, Boşnak, Sırp, Hırvat,
Romen, Gürcü, Azerbaycanlı, Ukraynalı ve diğer topluluklar da Alman ordusunun yenilgisi halinde ne olacaklarını acı acı düşünüyorlardı. Almanya’nın savaşı kaybettiği belli olmuştu. Kampta, Stalin’in
ölülerin bile yurduna teslim edilmesini istediği ve bu isteğin tüm müttefiklerce Yalta’da gizli görüşmelerde kabul edildiği yönündeki haberler kulaktan kulağa duyulmuştu. Sovyet vatandaşlarının
savaş sonrası yurtlarına iadesi büyük ölçüde ölüm demekti (Ramazan 1997: 70).

Yalta Müzakereleri, Savaş Esirleri ve Sovyet Aldatmacası

4-11 Şubat 1945’de Ukrayna’nın kıyısında yer alan liman kenti Yalta’da düzenlenen konferansa büyük üçlü olarak anılan Roosevelt, Stalin ve Churchill katılmıştı. Tarihe “Kırım Konferansı” olarak da geçen ve yedi gün boyunca süren ve bir kısmı “Argonaut” koduyla gizli olarak gerçekleştirilen bu toplantılarda genel olarak Almanya’nın silahsızlandırılması ve bölünmesi için bir strateji oluşturmak gibi pek çok mesele tartışılmıştı. Genel olarak Yalta’da gündeme getirilen ve üzerinde anlaşma sağlanan konulardan en önemlilerinden biri de, “Sovyetler Birliği ve Yugoslavya vatandaşlarının, onaylarının alınmasına gerek görülmeksizin kendi ülkelerine teslim edilmesi” idi (Engbith 2011; Aktaran: Özdemir, Çalışkan, Öztürk 2017: 69).

Sovyet vatandaşı olup, Almanların yanında savaşan birlikler geleceklerini garantiye almak için bir çıkış yolu aramaktaydılar. Avusturya yolu Villach’dan geçiyordu. Kafkas birliklerine en yakın çıkış yolu burasıydı. Ne var ki, bu yola girmek doğrudan Sovyetlerin kucağına düşmekti. Diğer yol ise İtalya’nın kuzeybatı yönündeki dağ yoluydu. Bu dağ yolundan doğrudan Avusturya ve İsviçre’ye geçilebilecekti. Ancak bu yol karlarla kaplı ve son derece sarp dağlarla çevriliydi. Paluzza’dan disiplinli bir yürüyüşle hareket ederek akşamüzeri Avusturya’nın Lienz, yani Drau şehrine varan 25 bin kadar Kafkasyalı Avusturya’nın Mauthen ve Koetschach-Mauthen şehrine varmıştı. Buraya varışın ikinci gününde Sovyetlerin nerdeyse Berlin’e vardıkları haberi gelince Oberdrauburg’a geçildi. O sırada radyolarda harbin bittiği ve müttefik kuvvetlerin tüm Avrupa ülkelerini kurtardığı duyuruluyordu. Esirler ve göçmenler ise gelecek kaygısı yaşıyordu. Musa Ramazan diğer Kafkasyalı esirlerle birlikte Lienz şehrine yakın ve İngilizlerin elinde olan bir bölgeye yerleştirilmişti. Bir gün bölgeye gelen Sovyet subay ve erleri tarafından; harbin bittiğine ve Almanlar üzerinde kazanılmış zafer şerefine herkesin, hatta zorunlu olarak Alman ordusuna hizmet etmiş tüm Sovyet vatandaşlarının Stalin tarafından affedildiğine ilişkin propaganda yazıları dağıtılmıştı. Fakat esirler Sovyet rejiminin bu yalanlarına inanmamıştı. Geri dönmek isteyenler mevcudun %20 si bile değildi. Musa Ramazan, bu dönemde İngiliz subayları vekâletinde bölgeyi tarayan Rus subayları olduğunu ve bir şeyler araştırdıkları, karıştırdıkları belli olan bu subaylardan tecrübeli yaşlıların endişelendiğini ve Almanlar tarafından verilen silahlar kayıtlı olmadığından saklanma olanağı olan silahları teslim etmeyerek kendilerini güvenceye almaya çalıştıklarını belirtiyor. Musa Ramazan anılarında, İngilizlerin çeşitli bahane ve kandırma yoluyla öncelikli olarak esir subayların Sovyet ordusuna teslim edilmesinden ve bu süreçte yaşadıkları zorluklardan bahseder: “Öyle sanıyorum ki, insanlara ‘Sizleri Sovyetlere teslim etmeyeceğiz, ancak kendinizi Drau nehrine atmakla kurtulabilirsiniz ’ dense, hepsi tereddüt etmeden nehre atlardı. Nitekim garmon çalan, adı Tima olan bir şahıs önce karısını ve çocuğunu taşıdığı silahla öldürmüş, sonra da intihar etmişti. Grubumuzdaki eşleri hamile olan Atalık ve Taymaz’la civardaki dağlara çıkmaya karar verdik. Bütün yol ve köprüler İngiliz nöbetçileri tarafından tutulmuştu. Hepimizde silah olduğunu biliyor, bir mukavemet halinde kullanacağımızdan emin bulunuyorlardı ki, her şeyi göze alıp kaçan bu kişileri durdurmaya çalışıp başlarına dert açmak istemiyorlardı. Bizi görüyorfakat arkalarına dönüp görmemezlikten geliyorlardı. Ayrıca bu dağlarda aç susuz kalamayacağımızı düşünerek, geçişimize izin veriyor olmalıydılar. Nitekim öyle de oldu bir süre sonra, dağlara kaçan topluluğun önemli bir bölümü açlık, hastalık ve çaresizlik nedeniyle teslim olmuş, teslim olanlar da İngilizler tarafından acımasızca Sovyetlere teslim edilmişti. Sözünü ettiğim yalnızca Avusturya Drau ’da cereyan eden olaylardır. ” (Ramazan 1997: 79).

Drau Katliamı

Kuzey Kafkasyalıların bulunduğu bölümden subaylar konferans bahanesiyle Sovyetlere teslim edilirken General Sultan Kılıç Giray’a, “Sayın General, Yalta anlaşması gereğince tüm yabancılar kendi ülkelerine dönmek mecburiyetindedir. Bu nedenle subaylarınız ülkelerine gönderilmek üzere Sovyetlere teslim edilmişlerdir. Siz ise bu anlaşma dahilinde değilsiniz; çünkü Sovyet vatandaşı değilsiniz, Çar Rusyası subaylarındansınız. Batıda istediğiniz bölgede kalabilirsiniz” diye açıklama yapılmıştı. Kendisinden gizlenen ve olup bittikten sonra açıklanan bu durumu öğrenen Sultan Kılıç Giray, İngiliz kumandanına acı acı bakarak, “Şahsınızda Büyük Britanya’nın bu alicenap görüşlerine şükranlarımı sunarım. Siz, benim sizler için savaşan subaylarımı aldatarak ölüme gönderdiniz ve bunu

yaparken hizmetlerini hiçe saydınız. Yüksek müsaadenizle o subaylarımın gönderildiği yere ben de gitmek istiyorum. Lütfen emir buyurun, bana bir araç tahsis etsinler” der ve gelen araca binerek, safında hizmet gören talihsiz subaylarının yanına giderek teslim olur. Bugün Avusturalya’nın Irschen köyünde, General Sultan Kılıç Giray’ın subaylarına katılmak üzere ayrıldığı yerde Münih İslam Cemaati tarafından burada yaşanan olayı anlatan anıt bulanmaktadır.

Sovyetlere teslim edilenlerin ne olduğunu anlamak için tarihe “Drau Katliamı” olarak geçen faciayı ayrıca araştırmak gerekir (Çetinbaş 2014).

Musa Ramazan, Drau Faciası hakkında 1977 yılında Çar Rus Subay Okulu’nda tahsil görmüş aydın bir kişi olan arkadaşı Arslan Bek’den bir mektup aldığını belirtiyor. Bu mektupta Arslan Bek “… Sicilya toplantısında dost ve müttefik güçlerin kumandanları, Alman olmayan ulusların birliklerini silahtan tecrit etme ve Sovyetlere teslim kararı almışlardı. Aynı toplantı da bulunan Afrika ve Yeni Zelenda kurmayları bu görüşe karşı çıkarak, ülkelerinde beyaz ırkın çoğaltılması amacıyla Alman olmayan bu topluluğun kendilerine verilmesini, aksi halde Finlandiya’daki gibi iade edilen Rus esirlerin akıbetine uğrayacaklarını, bunun ise vicdan sahibi olanların yapamayacakları bir şey olduğunu söylemişlerdi. İngiliz ve Amerikan yetkililer buna razı olmamışlardı. Tüm dünyanın nefretle hatırlayacağı bu olayda hiçbir ayrım yapılmadan yaşlı, genç, kadın, çocuk Sovyetlere teslim edilmiş ve ölümlerine seyirci kalınmıştır. Bu olaylarda ne yazık ki, tüm dünya susmuş, kulaklarını tıkamış, gözlerini yummuştur” diyerek, Drau faciası hakkında tüm detayları paylaşıyor (Ramazan 1997: 81­ 87).

Savaş Esirleri ve “Yeni Vatan” Arayışları

Musa Ramazan ve arkadaşları dağda tüm zorluklarla yaşama tutunmaya çalışmıştı. Arkadaşlarının hamile eşlerinin doğumu yaklaştıkça durum daha da zorlaşıyordu. Dağa yakın bir çiftliğin sahibine ellerindeki biraz Alman markı, saat, çizme gibi tüm değerli eşyalarını vererek yardım istemişlerdi. Çiftlik sahibince son derece iyi karşılanmış ve yardım görmüşlerdi. Çiftlik sahibi çiftliğindeki iki katlı ahırda lohusa kadınlar ve bebekleri için yer ayarlamıştı. Günler geçtikçe, yakalananlar ya da kandırılanlar Sovyetlere teslim ediliyor ve tabii ki vatanlarına değil toprağa gömülüyorlardı. Teslim olanların ödüllendirileceği yolundaki propagandaya ağırlık veriliyordu. Musa Ramazan ve grubundaki arkadaşları geleceğe yönelik ne yapabiliriz diye düşünmüş ve şimdilik sadece folklor yapabileceklerine karar vermişlerdi. Ormanda karşılaştıkları herkes birbirine moral veriyor, geleceğe yönelik rahatlatıcı sözlerle dayanma gücünü arttırmaya çalışıyorlardı. Amerikalılar yakalanarak ya da aldatılarak teslim edilenlerle ilgili anlaşmayı yapmakla insanlık suçu işlediklerini anlamışlardı. Kamuoyunda bunun büyük bir gaflet olduğu görüşü hâkimdi. Buna rağmen protokol henüz yürürlükten kalkmamış, bu konuda kesin bir şey söylenmediği için Sovyet vatandaşlarının kaçak hali devam etmekteydi. Sovyetlerin işgal ettiği Macaristan, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinden batıya akın akın göç başlamıştı. Dağlarda kaçak bulunan esirler bu haberle rahatlamış, onların aralarına karışarak, kendilerini onlardan göstererek kurtulma ümidi doğmuştu. Dağlarda ya da evlerde gizlenenler yavaş yavaş kimliklerini, ad ve soyadlarını değiştirerek, uluslarını inkâr ederek göçmenler için kurulan kamplara kayıt olmaya başlamışlardı. Musa Ramazan ve halk oyunları grubundan arkadaşları ise boş duran barakalardan yararlanarak yeniden çalışmalara başlamışlardı. Kendilerini soranlara Sovyet İhtilali’nden kaçan ailelerin çocukları olarak tanıtıyorlardı. İngilizlerin kendileri için bir gösteri talebini kabul etmeleriyle gösteri için hazırlıklara girişmişlerdi. İngilizler bu gösteri için onlara sormadan bir afiş bile hazırlamışlardı. Bu afişi gördüklerinde Musa Ramazan ve arkadaşları “Ey Kafkasyalı, ne kadar saklanırsan saklan, seni dünya tanıyor ve sana sahip olduğun asaleti ve değeri veriyor” diye düşünmüşlerdi. Bu gösteri sonrasında Avrupa’nın çeşitli yerlerinde gezilere başlamışlar ve gittikleri yerlerde gösteriler düzenliyorlardı. Salzburg’daki kamplarda kendilerini Arnavut ya da Hırvat olarak kaydettirmiş olan Kafkas kökenli kişiler vardı. Bu kamplardan folklor grubu için birkaç genç kız ve erkek seçmişler ayrıca Anatoli Surçenko adındaki Rus asıllı bir genci de akordeon çalması için gruba almışlardı. Anatoli, Odessa konservatuarında devlet tarafından okutulmuş çok yetenekli bir gençti. Önceleri yalnızca kamp sakinlerinin izlediği çalışmalar, Amerikalı yetkililerin dikkatini çekmeye başlamıştı. Çerkez Cengiz Giray’ın destekleriyle çalışmaları büyümüştü (Ramazan 1997: 93-113).

Göçmenler yavaş yavaş Brezilya, Arjantin, Venezuela, Şili gibi ülkelere göç etmeye başlamışlardı. Balkanlardan kaçanlar ve genellikle Müslüman olan kişiler Türk olarak kayda geçmeye başlamışlardı. Bu durumu gören İngiliz ve Amerikalılar, Almanya’nın Mittenwald şehrindeki dağlık bölgelerdeki kışlaları kamp haline getirerek Türk adı taşıyan tüm göçmenleri burada toplamaya başlamışlardı. Musa Ramazan ve arkadaşları da bu fırsatla bu kampa katılmışlardı. Kampta bir teşkilat oluşturulmuş, başkanlığa Aytek Namitok (Adige), yardımcılığa Profesör İdris Efendi (Kazan Tatarı) getirilmişti. Kampta, Orta Asya Müslümanları, Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Kafkasyalılar, Azerbaycan Türkleri, Polonya Müslümanlar, Romanya Müslümanları, Balkanlardan kaçan Boşnak ve Hırvatlar ile bazı Arap asıllı Müslümanlardan oluşan çok kalabalık bir topluluk vardı. Buradaki kampta folklor grubuna “Boğaziçi Yıldızları” adını vermeye karar vermişlerdi. 1946 yılında Türkiye’den İhsan Arslan adında bir albayın kampa ziyareti gerçekleşmişti. Bu albay kampı ziyaret ederek soydaşlarının durumunu görmek ve incelemede bulunmak üzere kampa gönderilmişti. “Sizleri çok kısa bir süre sonra Türkiye ’de görmek bizleri ve Türk halkını mutlu edecektir ” şeklinde bir konuşma yaparak ayrılmıştı (Ramazan 1997: 114-116).

1947 yılına girildiğinde kamp Almanya’nın Schwabach, Neulm ve Stuttgart şehirlerine gönderilmek üzere üçe ayrılmıştı. Musa Ramazan ve folklor grubundakiler Schwabach şehrine getirilenler arasındaydı. Burada da folklor çalışmalarına devam eden ekip Almanya’nın çeşitli yerlerinde gösteriler düzenlemişlerdi. Musa Ramazan Almanya’da esir düşen ve içlerinde evli ve eşleri hamile olanların çok daha zor zamanlar geçirdiğini söylüyor (Ramazan 1997: 119).

Hazin Öyküler, Acı Gerçekler

Yaşanan çarpıcı hikâyelerden birini Musa Ramazan şöyle anlatıyor: “1945 yılında Sovyet uyruklu Said isimli arkadaşım Ukraynalı Pavlina adında genç bir kızla evlenmişti. Daha sonra Said Sovyetlere teslim edilirken, Pavlina doğum için hastaneye kaldırılmıştı. Bir erkek bebeği olan Pavlina’nın bu zor durumu karşısında ona ve çocuğuna sahip çıkmak isteyen Lak Abdulayev Çayha, Pavlina’nın rızasıyla onunla evlenmiş ve yıllar sonra Türkiye’ye göç eden Abdulayev ve Pavlina’nın üç kızı daha olmuştu. Türkiye’ye göç edince Süleyman Baştimur adını alan Abdulayev öldükten bir süre sonra; Kapalıçarşı da kuyumcuda çalışırken yanıma ziyarete gelen bir Kafkasyalı ile aramızda geçen sohbet neticesinde Said’in Kafkasya’ya ulaştığı ve orada yeniden evlenip bir aile kurduğu haberini öğrendim. Said’i tanıyan arkadaşlarımla yaptığım mütalaalar sonucunda durumu Said’in oğlu küçük Said’e (evli ve çocuk sahibi bir genç olan Yalova’da yaşayan Said’e) anlatmaya karar verdik. Küçük Said yıllar sonra öz babasıyla mektuplaşarak haberleşti. 1989 yılında Dağıstan ’a gittiğimde orada olduğumu haber alan baba Said oğlu hakkında teferruatlı bilgi almış ve oğlunu Dağıstan’a davet etmek istemişti. Bu öykü ve daha nicesi Kafkasyalıların nasıl dünyaya dağılmak zorunda kaldıklarına bir örnektir” (Ramazan 1997: 126-129).

Avrupa’da esir kamplarında yaşanan acı dolu hayatların yanında Kafkasya’da Almanlara yardım ettiği gerekçesiyle cezalandırılmaktan korkarak vatanlarını terk eden insanlar da vardı. Bunlardan biri de Almanların Adıgey’i işgal edince, atama yoluyla köye muhtar tayin ettikleri Thağapsov Mahmut idi. İşgal sırasında, köydeki insanlara bir zarar gelmesin diye çırpınan Thağapsov Mahmut, Almanlar mağlup olup geri çekilirlerken, hiçbir suçu olmamasına rağmen çevresindekilerin de korkutmasıyla ülkesini terk etmeye karar verdi. Tren istasyona giderek, Almanlar ile birlikte ülkesini terk etmişti. Avrupa’daki çeşitli mülteci kamplarında kaldıktan sonra, 1949 yılında Türkiye’nin kabul ettiği Rusya Müslümanları mültecileri arasında İstanbul’a geldi. Burada Türk vatandaşlığına alındıktan sonra, yıllardır cebinde sakladığı yıpranmış kâğıt parçasındaki zor okunan Kafkasya’dan Türkiye’ye göçen komşusunun adresini arayıp buldu. Mahmut Dede Uzuntarla’ya geldiğinde, 1950 yılı idi. Kafkasya’dan selamlar getiren elli yaşlarındaki bu adamı evlerine aldılar. Thağapsov Mahmut’un misafirliği 19 yıl sürdü. Brejnev döneminde çıkan bir af sonucu ülkesine geri dönme kararı verdi. Ülkesini terk ederken geride bıraktığı oğlu Hamid ve kızı Huriyet sık sık ona mektuplar yazıyorlardı. Arkadaşları da geri döndüğünde öldürülme riskinin yüksek olduğunu söyleyerek onu caydırmaya çalışıyorlardı. Mahmut Dede sonunda kararını verdi. 1969 yılının Haziran’ında İzmit tren garındakalabalık bir gurup tarafından uğurlanarak Kars’a oradan Ermenistan’a geçecek trenle Kafkasya’ya gitti (Çetinbaş 2018, mülakat).

Yeni Vatan: Türkiye

1948 yılında Musa Ramazan ve arkadaşları Schwabach kampında yaşamaya ederlerken; İtalya ve Avusturya’dan Türkiye’ye göçlerin başladığı haberini almışlardı. 1948 yılının Haziran ya da Temmuz ayında Almanya’nın Bonn şehrine Türk büyükelçisi ve beraberindeki heyet gelerek işlemleri başlatmışlardı. Almanya’dan Türkiye’ye hareket etmek üzere hazırlanan 150 kişilik ilk kafile içinde 25 kişilik halk oyunları ekibi de yer alıyordu. Müzisyen Anatoli, Rus asıllıydı fakat Türkiye’ye götürebilmek için ismini Aytek Surçuoğlu olarak değiştirmişlerdi.1949 yılının Kasım ayında Galata rıhtımına Musa Ramazan’ın da içinde bulunduğu ilk kafile yanaşmıştı. Buradan Tuzla’daki kampa götürülmüşlerdi. Kampta yapılan anketlerde isim ve soy isim kısmına çoğunluk, geride bıraktıkları ailelerine zarar gelmesin diye adlarını değiştirerek yeni isimler yazıyor ve bu şekilde kayıt oluyorlardı. İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük şehirlere yüksek tahsilli ve meslek sahibi kişiler yerleştiriliyordu. Evli ve çocuklu ailelere üç dönüm kadar arsa veriliyordu. Çok kişi bu haktan yararlandı. Musa Ramazan ve halk oyunları ekibinden arkadaşları birbirlerinden ayrılmama kararındaydı ve İstanbul’a yakınlığı nedeniyle Bursa’ya yerleşmek istemişlerdi. İlk gösterilerini Bursa’da yaptılar. Herkesin hayran kaldığı bu gösteri sonrasında haber çabuk yayılmış, İstanbul’da bulunan Kafkas büyükleri harekete geçmiş ve bir balo tertip etmişlerdi. İstanbul ve Ankara’da çeşitli gösterilen yapan ekip daha sonra Bursa’ya dönmüştü.1950 yılbaşından sonra Musa Ramazan, Mehmet Atalık, İbrahim Taymaz ve Barasbi Togoyev bir araya gelerek, İstanbul’a gitme ve orada iş arama kararı almışlardı. İstanbul’a taşındıktan bir süre sonra İtalya’da ekipçe gösteriler yapmak üzere 6 aylığına anlaştılar. Buradaki anlaşmaları bitince; İbrahim Taymaz, eşi ve çocuklarıyla kayınbiraderinin yanına, Barasbi de amcasının yanına Kanada’ya gitme kararı aldılar. Musa Ramazan, Mehmet Atalık ve beraberindeki ailesiyle İstanbul’a dönmeye karar verdiler. 19 Mayıs günü İstanbul’a döndüler (Ramazan 1997: 137-144, 150-168).

1951 yılında İstanbul’da Kuzey Kafkasya Yardım ve Kültür Derneği kuruldu. Türkiye’de milli oyunların sahnelenme fikrini de Musa Ramazan ve ekibi vermiş oldu. 1952 yılında da İstanbul’da ikinci bir dernek olan Kafkas Kültür Derneği kuruldu. Bu derneğin kurucuları daha çok Türkiye’de doğmuş gençlerdi. Musa Ramazan İstanbul’da ekip dağılınca zaman zaman Kafkas Halk Dansları yaparak ve akrobasi gösterileri yaparak geçimini sağlamaya çalışıyordu. 35 yaşına gelen Musa Ramazan’ın tehlikeli olan akrobasi işiyle ilgilenmesi Kafkasyalı büyüğü olan Sultan Bey’i rahatsız etmişti. Sultan Bey Kapalıçarşı’da bir kuyumcuydu ve Musa Ramazan’ı da yanına almıştı. Kapalıçarşı’da çıkan yangın sonrası küçülmeye gidilince Sultan Bey kuyumculuğu bırakma kararı alırken Musa Ramazan küçük bir tezgah da olsa kuyumculuğa devam etmeye karar vermişti. Sultan Bey’in aracılığı ile 1956’nın Kasım ayında Ankara’da Zahide Hanım’la nişanlanmış ve aynı gün nikahları kıyılmıştı. Zahide Hanım bankada çalışıyordu ve altı ay kadar Ankara’da işine devam edecek, Musa Ramazan ise bu süreç içinde ev ayarlayacak ve hazırlıkları yapacaktı. 25 Ekim 1958 yılında adını Musa Ramazan’ın annesinden alan Müslimat, ikinci ad olarak da bir Türk adı olan Oya adını verdikleri bir kızları olmuştu (Ramazan 1997: 170-183).

Dağıstan Sevgisi

Oya Ramazan babası Musa Ramazan’dan bahsederken şöyle diyor: “Dağıstan sevgisi her şeyin üzerindeydi. Hayatının önemli bir kısmını Dağıstan ve Kafkasya için çalışarak, bu kültüre hizmet ederek geçirdi. Babamın uyum kabiliyeti oldukça yüksekti. Yaşadığı yerin toplumsal yapısına uygun yaşamayı başarırdı. Asimile olmadı, ama entegre olmayı başardı. Güçlüydü, başına gelenleri kabul eder ve üstesinden gelirdi. Hiç mağduru oynamadı. İstanbul ’daki bazı Kafkas derneklerinin kurucuları arasındaydı ve bu derneklerde çok çalıştı. Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nın kurucularındandı ve vefatına kadar da vakıfta çalışmaya devam etti. ”

Oya Hanım’ın anlattığına göre Türkiye’de Kafkas oyunlarının tanıtılmasında ve sahnelenmesinde babasının çok önemli rolü ve emeği vardır. Kafkas derneklerine bağlı olarak Kafkas halk dansları ekipleri kurdu, onları çalıştırdı, kendi de oynadı. Derneklere ve vakfa gelir elde etmek için balolar, çaylar, halk dansları gösterileri düzenlenmesinde öncü oldu ve çalıştı. Çalıştığı derneklerin yayını olan dergilerde Kafkasya ile ilgili tercüme yazıları yayımlandı. Kendi hayat hikâyesini anlattığı “Bir Kafkas Göçmenin Anıları” ile Dağıstan kültürünü anlatan ve Türkiye’de yaşayan Lakları tanıttığı “Dağıstan ve Laklar” kitaplarını yazdı. Hasan Al-Kadari’nin ünlü “Asar-ı Dağıstan” eserini ve Dağıstan atasözlerinin yer aldığı bir kitabı Türkçeye çevirdi. İki kitap daha çevirdi, ama yayımlatmaya ömrü yetmedi. Türkçesi yeterli olmadığı için bunları yaparken çok zorlandı, çok çalıştı, ama yılmadı; pes etmezdi. Bunların yanı sıra Kafkasya’dan turist olarak gelenlere de her konuda yardımcı olurdu. Türkiye’deki Kafkasyalıların tercüme ihtiyacı olduğunda da yardım ederdi. Babamın tüm bu çabalarının amacı Türkiye ve İstanbul’daki Kafkasyalıları bir arada tutmak ve kültürlerini unutmalarını engellemekti’’ diyerek anlatmıştır (Oya Ramazan 2018, mülakat).

Ölmeden Önce Anavatanı Görmek

Sovyetler Birliğinde Brejnev’in ölümünden sonra Andropov, Andropov’un onun ölümünden sonra da Çernenko başa geçmişti. Bir yıl sonra ise Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komite Sekreterliğine Gorbaçov getirilmişti. Gorbaçov’un politikaları sonucu ve komünizmin iflası sonrasında memleketini ziyaret edebilmek için Musa Ramazan yeğenlerinden davet mektubu istemişti ve mektup gelir gelmez hazırlıklara başlamıştı. 17 Temmuz 1989 sabahı kızı ve eşiyle İstanbul’dan Hopa’ya giden otobüse binerek yola çıkmıştı. Sarp Sınır Kapısı’ndan Kafkasya’ya geçmişti. Burada akrabalarıyla buluşmuş. Buynaksk ve köyü Hülusma’yı ziyaret etmişti (Ramazan 1997: 209-218).

Musa Ramazan, “Kaderin çizdiği yolda yurtlarından ayrı düşen tüm insanlar vatanlarındaki gelişmeleri en ince ayrıntılarına kadar izler ve hiç şüphesiz ki yakınlarından alacakları haberleri büyük bir özlemle beklerler ” diyerek, vatan sevgisi ve hasretini anlatmıştır.

Sonuç

Sovyet esir ve göçmenler vatanlarından uzakta ne uğruna ve kimler için çalıştıklarını sorgulayamadan, gelecek kaygısı taşıyordu. Sovyetler Birliği II. Dünya Savaşı’nın en çok esir vermiş ülkesiydi. Stalin’in esir düşenleri “vatan haini” olarak gören politikasıyla Sovyet vatandaşlarının durumunu daha da karmaşık bir hale getirmiştir. 20 Şubat 1945’te “Freemde Heere Ost” adlı bir Alman kurumunun verdiği raporda Sovyet esirlerinin resmi olarak kaydedilen sayısı 5.734.528 kişi olarak belirtilmişti. Alman tarihçilerinin 1960’lı yıllarda verdikleri rakamlara göre 1941-1945 yıllarında Sovyet esirlerin toplam sayısı 5,75 milyon civarında olup, bunlardan 3,3 milyonu ölmüştür. Stalin’in bütün esir askerleri hain ve kaçak yapan meşhur görüşü dolayısıyla bu esirlerin kendi ülkeleri tarafından yüz üstü bırakılmış olduklarını da hatırlayınca insan büsbütün ürpermektedir” (Bkz: Devlet 2004).

Vatanlarından ve sevdiklerinden ayrı, esir kamplarında zor şartlarda yaşayan insanlar savaş sonunda da Stalin politikalarından çekindikleri için ülkelerinden uzakta hayata gözlerini yummuş, kimi de hayatları boyunca isimlerini ve ırklarını dahi gizlemek zorunda kalmıştır. Dünya’nın dört bir yanına dağılan bu insanlar kimi zaman acı kimi zaman tatlı olaylarla dolu ama her zaman anavatan özlemiyle geçen bir ömür geçirdiler.

Kaynakça

Aksakal Hasan (2009), Stalin ve İkinci Dünya Savaşı Bağlamında Milliyetler Politikası, Karadeniz Araştırmaları, Cilt: 6, Sayı: 21, Bahar (ss.23-30).

Çetinbaş Mehdi Nüzhet (2018), mülakat tarihi: 27.09.2018
Devlet, Nadir (2007), “Stalinizme Karşı Almanya’da Oluşturulan Lejyonlar”, Stalin ve Türk

Dünyası, Ed. Emine Gürsoy- Naskali-L. Şahin, İstanbul: (ss. 99-118.)
Özdemir M., Çalışkan S., Öztürk F. (2017), Yalta Konferansı: Soğuk Savaşa Giden Yol, Barış

Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Cilt 5. No 2, (ss. 62-79)
Özel Merve Suna (2014), Stalin Dönemi Rus Milliyetçiliği ve Politikaları, Cilt: 4 Sayı: 2; Kırıkkale

Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, (ss. 99-122)
Ramazan Musa (1997), Bir Kafkas Göçmeninin Anıları, Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları,

Birinci Baskı, İstanbul;
Ramazan Müslimat Oya (2018), mülakat tarihi: 21.08.2018.

Yazan: Ali Asker / Hümeyra Kahraman

Kaynak: Kastamonu Üniversitesi Yayınları / 3. Türkistan Kurultayı – Kafkasya ve Türkistan’da 1938 Sovyet Katliamı ve Etkileri Göç Sürgün Kimlik / Sayfa: 7-25

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Email this to someone