Bir mazlum halkın insanlığın vicdanına arz-ı hâli; Elveda Çerkesya

Baştan sona, büyük bir heyecanla, aradan 155 yıl geçmesine rağmen atalarımın acısını, o trajediyi yüreğimde hissederek, zaman zaman öfkeyle ve bazen de duyduğum öfkeden utanarak, ama sonuna dek umudumu yitirmeden okuduğum bir roman; ELVEDA ÇERKESYA… Yazarı Mehdi Nüzhet Çetinbaş, kitabının arka kapağına şöyle yazmış:

 “Bu kitap, bir mazlum halkın, insanlığın vicdanına arz-ı hâlidir. Olup bitene şahitlik edenleri dinlemiş bir bilgenin zihninde ve yüreğinde yıllarca saklandıktan sonra onun kaleminde yazıya dökülmüştür. Keşke hepsi kurgu olsaydı. Ama değil… Bu roman, Kafkasya’dan Balkanlara, ardından Anadolu’ya savrulmuş bir Çerkes ailesinin gerçek tarihidir…”

Bu satırları olduğu gibi aldım çünkü eser hakkında çok isabetli biçimde, birkaç cümlede en önemli ipuçlarını veriyor insan kalbinin en ücra köşelerine kadar dokunabiliyor.

 Diasporadaki Çerkes edebiyatı ne yazık ki arzu ettiğimiz kadar gelişemedi. Sebepleri var şüphesiz. Uzun bir hikâye. Edebî yönüne ağırlık verenler roman kurgusallığını ve sürükleyiciliğini, merak duygusunu atlamıştı çoğu kez. Mehdi Nüzhet Çetinbaş’ın Elveda Çerkesya adlı yarı biyografik romanı ise edebî değerini belli bir çizgide tutmayı başararak ilginç, hiç değinilmemiş bir alana giriyor ve sürükleyici bir romanla okuyucuyu baş başa bırakıyor.

İlginç ve değinilmemiş olan konu ise hep 21 Mayıs 1864’te başladığını bildiğimiz Çerkes soykırımı ve sürgününün Balkanlara uzanan sergüzeştiydi. 1864’te artık tamamen Rusların egemenliğine giren topraklarından sürgün edilen Çerkesler gemilere bindirilerek Osmanlı topraklarına doğru gitmektedirler. Çerkesya’nın Kıyıboyu Şapsuğ bölgesindeki Tuapse ile Soçi arasındaki Karadeniz sahil şeridi âdeta bir mahşer yeri gibidir. Böyle başlamakta roman.

Sürgünlerden bir kısmı da Balkanlara gönderilmiş, Varna sahillerinde kurulan çadır kamplarıyla ortalık ana baba gününe dönmüştü. Ama Osmanlının da müthiş bir organizasyon ve devlet yönetme yeteneği olduğunu burada görebiliyoruz. Romandan aldığım izlenime göre Balkanlara sürgün edilen en az200-250 bin Çerkes orada iskân edilmişti. Peki, o Çerkesler şimdi neredeydi? Yıllarca bu coğrafyada ne yapmışlar, nasıl bir hayat sürmüşlerdi? Bu romanı okuyun mutlaka. Balkanlarda iskân edilen Çerkeslerle birlikte o yıllardan başlayarak kaynayan kazan hâline gelen Balkanlarda neler olup bittiğini de farklı bir yerden, çok ilginç yönleriyle öğrenebilme imkânı bulacaksınız.

Hikâyeyi kişisel olarak benim için farklı kılan ise kitapta acı maceraları anlatılan Çerkes sülalelerinden birinin, benim de sülalem olmasıydı; Deguflar… Bir diğer en önemli sebep de gemilere binen kafilelerde bulunan ve romanın kahramanları olan gençlerden birinin, soykırımdan kurtulup sürgünle Samsun’a gelen büyük dedem Pşimaf (Dedemin babası) ile aynı adı taşımasıydı. O gencin adı Thağepsew Pşımaf, benim büyük dedemin adı da Deguf Pşımaf’tı. Nüfus kütüklerine geçen yıl girmek mümkün olduğunda bu sayede yalnızca büyük dedem Pşımaf’ın değil, onun anne ve babasının isimlerini de öğrenebilme imkânı bulmuştum ki bu beni çok mutlu etmişti.

Mehdi Nüzhet Çetinbaş’ı tebrik ediyorum. Katkısı büyük…

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Email this to someone

DiasporaKafkasyaTarihToplum

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Ajans Kafkas'ın editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Diğer Köşe Yazıları