Kenan Kaplan ile Söyleşi (2): “AK Partiyi yönetenler ulusalcı Müslümanlardır”

ÇDP Genel Başkanı Kenan Kaplan ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünde; siyasetin araçlarını, ÇDP’nin vaatlerini, Ak Parti’ye ve HDP’ye yaklaşımlarını, Başkanlık tartışmalarını ve Selahattin Demirtaş’ın Kaffed ziyaretini konuştuk.

Kuban Kural: ÇDP’nin yayın organlarında devamlı dillendirildiği için soruyorum. Sizce de siyaset yapmanın tek aracı siyasi parti midir?

Kenan Kaplan: Siyaset yapmanın tek aracı siyasi parti değildir. Ama Türkiye’de siyaset içinde var olmanın tek yolu siyasi partidir. Aradaki bu ayırımı yapmak lazım. Siyaset yapabilirsiniz. Kendinizi, görüşlerinizi topluma empoze edebilirsiniz. Kamuoyu oluşturabilirsiniz. Ama siyasetin içinde yoksanız, o oluşturduğunuz anlayışı hayata geçiremezsiniz. Bunun yolu partidir.

ÇDP olarak seçime kaç bağımsız adayla katılıyorsunuz?

9 bağımsız adayımız var. 3 tane İstanbul’da, 6 tane diğer illerde. Samsun, Ankara, Eskişehir, Düzce, Kayseri.

Peki ÇDP Çerkesler başta olmak üzere diğer toplum kesimlerine ne vadediyor? Bunu sadece kimlikler bazında sormuyorum, tüm parti politikanız açısından soruyorum.

Yeni kurulan bir parti olarak Türkiye’yi yönetiyormuş gibi her konuda pek çok şey söyleyebiliriz ama bunu şuanda söylemenin bir anlamı yok. Önceliklimiz olan konuları söylemek gerekiyorsa şunlardan bahsedebiliriz. Bugün Türkiye’de temsili demokrasi yok aslında. Çünkü parlamentoya taşınacak milletvekillerini siyasi partinin başındaki kişiler belirliyor. Burada halkın iradesi söz konusu değil. Yani birileri seçiyor, halka onaylatıyor. Dolayısı ile temsili bir demokrasi yok. Bu arada tabi küçük halklar, inanç grupları, kültürel kesimler, bunların hiçbiri parlamentoda temsil edilmiyor. Çıkar odaklı gruplar, baskı gruplarının temsilcileri, sermayenin temsilcileri, çeşitli cemaatlerin temsilcileri vs. Bunlar kendilerini sisteme dayatıyorlar. Bir denge içerisinde bunlar arasında paylaşılıyor milletvekillikleri. Vekiller de seçildiklerinde siyaseti bir rant dağıtma aracı olarak kullanıyorlar. O dağılımda da insan olmayan, insanların dinleri, kültürleri, kimlikleri olmayan, insan hak ve özgürlükleri olmayan, çevreye, insana, insan haklarına saygısı olmayan, demokrasiye saygısı olmayan bir yapı iktidar oluyor. Bugün yaşadığımız ortamda, yani AK Parti gibi güçlü bir parti iktidar olunca da artık diğer kesimlerin tamamen yok sayıldığı, Türkiye’nin ve parlamentonun belli birkaç isim tarafından yönetildiği bir yapıya dönüşüyor sistem. Biz ÇDP olarak yok sayılan kültürel kesimleri, halkın gerçek temsilcilerini parlamentoya taşıyarak onların taleplerini, sorunlarını yani Türkiye’nin gerçek gündemini parlamentoya taşımayı amaçladık. Birinci önceliğimiz bu. Biz Türkiye halklarının temsilcisi olacağız. Gerçekten onları temsil edeceğiz. Onların taleplerini gündeme getireceğiz. Amacımız bu.

Siyasi parti kurmak bir iddiayı da beraberinde getiriyor aslında. Nihayetinde bir iddianız varsa siyasi parti yapılanmasına gidiyorsunuz. Bu anlamda ÇDP’nin iddiası nedir? Kısa, orta, uzun vadede muhalefet olmak, iktidar olmak, farkındalık yaratmak! Ne gibi bir hedefiniz var?

Şöyle söyleyeyim. ÇDP 15 Ağustos itibari ile kuruldu. Bugün illerde salon toplantıları yapıyoruz. Türkiye’de en büyük sivil toplum örgütümüz kongrelerini 100 kişi ile 50 kişi ile yapıyor. Kendi başkanlarını bile toplantıya getiremeyen yapılanmalar bunlar. Biz ise salon toplantılarını gittiğimiz her ilde yüzlerce kişi ile yapabilecek noktaya geldik şu anda. Bu çok önemli. Biliyorsunuz bir yangın bir kıvılcım ile çıkar. Bir çığ bir kar tanesi ile başlar. Netice itibariyle ÇDP bir çığ olma sürecini başlatmıştır. Bunu görüyoruz. Tabi ilk seçimde çok büyük bir beklenti içinde değiliz. Ama Çerkes halkı ve Türkiye halklarının çoğulcu demokrasi ve çok kültürlü bir anlayışla tanışmaya başladığını düşünüyoruz. Bir sonraki seçime kadar örgütlenmemiz tamamlandığında yani parti olarak Türkiye’de seçime girdiğimizde gerçekten de en azından muhalefet olabilecek, Türkiye’de gündemi belirleyebilecek bir parti olabileceğimize inanıyoruz. Buna hiçbir engel yok. Süreç de bunu gösteriyor. Gittiğimiz salon toplantılarında insanlar ön yargıyla ve muhalefet etmek için geliyorlar salona. Aleyhimizde propagandalar da yapılıyor maalesef camiamız içinden. Her biri bulunduğu yere göre yapıyor bunu. Amerikan projesi, AK Parti projesi, hatta Rus projesi olarak söylenebiliyor bazı yerlerde. Yerine göre toplumun nabzına göre şerbet vermek gibi bir yol izliyor bazı mahfiller bize karşı. İnsanlara ulaştığımızda, irtibat kurduğumuzda ise, buraya muhalif olarak geldik ama sonuna kadar size inandık desteğini çok net bir şekilde aldık illerde yaptığımız toplantılarda. Hatta Kayseri’de yaptığımız toplantıda birisi çıktı Kenan Kaplan da bizim gibi bir Çerkesmiş dedi. Yani öyle anlatmışlar ki şaşırmamak elde değil.

Peki Çerkesler dışında hangi kimliklerden üyeleriniz var? ÇDP hangi kesimlere hitap ediyor? Hangi kesimleri çoğulculuk perspektifinde bir araya getirdi?

Boşnak dernekleri federasyonu ile Pomaklarla, Lazlarla, Romanlarla, Gürcülerle ve Kırım Tatarları ile ilişkiler kurduk. Bunların içinden bize gönül yakınlığı duyan, destek olanlar var. Ama dediğimiz gibi süreç çok kısa olduğu için ve maddi imkanlarımızda kısıtlı olduğundan yapabildiğimiz şimdilik bu.

Nihayetinde ülkede mevcut bir iktidar var ve sizler bir parti kurmak koşuluyla bir nevi bu iktidardan rahatsızlığınızı ilan etmiş durumdasınız. Temel olarak beğenmediğiniz, değiştirilmesi gerektiğini düşündüğünüz ve AK Parti’nin karşısında olduğunuz konular neler?

Bugün geldiğimiz nokta AK Parti’nin, AB ve diğer dış dinamiklerin zorlaması ile bir demokratikleşme çizgisine geldiğini ve bu konuda samimi olmadığını düşünüyorum. Dünyadaki konjonktürel değişimler AK Parti’yi demokratik bazı adımlar atmaya zorladı. Ama AK Parti’nin çekirdek kadrosuna baktığımızda bunların eski milli selamet partisi, milli nizam partisi yani milli görüş çizgisinde olduğunu görüyoruz. Karar verici kadrolar ağırlıklı olarak bu şekilde. Dolayısı ile bunlar ulusalcı Müslümanlardır. Bir CHP’den, bir MHP’den çok da farkları yoktur. Tayyip Erdoğan, seçim dönemlerinde geçmişe dönerek bu tavrını açıkça ortaya koyuyor. Milliyetçi söylemler hemen ön plana çıkıyor. Masa da yok, çözüm süreci de yok gibi. Bunu ben daha önce Özgür Çerkes de yazdığım yazılarda da ortaya koydum. Bize AK Parti projesi diyenler okusalar görürlerdi. AK Parti konjonktürel olarak rahatladığı nispette demokratik söylemlerinden geri çekiliyor. Bunu da açıkça görüyoruz. En rahatsız olduğumuz nokta da bu. Bizim yeni anayasadan beklentimiz başka, onların yapmak istedikleri başka. Bizim demokratikleşmeden beklediklerimiz başka, onlarınki başka. Onlar Türkiye’nin etnik sorunlarını Kürt etnik sorununa indirgeyerek çözmeye çalışıyorlar. Kürtler ve Türkler… Türkler dediğimizde Çerkesler başta olmak üzere diğer küçük halkları da, hepsini aynı kefeye koyuyorlar. Biz şuna da inanıyoruz, AK Parti asimilasyon politikasını Kürtler üzerinden yürütüyor diğer halklara. Kürtler bölücü, yıkıcı. Siz de varız derseniz, talep ederseniz onlar gibi algılanırsınız şeklinde bir algı operasyonu ile diğer halkların asimilasyonunu hızlandırmaya çalışıyor. Hiçbir demokratikleşme paketinde bu halkları gündeme getirmeyerek tavrını açıkça ortaya koyuyor zaten.

Son dönemin ana tartışma konularından bir tanesi de Başkanlık yada Parlamenter demokrasi tartışması. Bu konuda ÇDP’nin görüşü nedir?

Biz Türkiye’de bunu belirleyecek konumda değiliz ama en azından kendi bakış açımı belirteyim. Türkiye’de parlamenter sistemin ne kadar çürümüş olduğunu görüyoruz. Parlamento, iş takipleri mekanı, menfaat sağlama yeri olarak görev yapıyor. Zaten milletvekillerini de halk seçmiyor. Halka onaylattırılıyor sadece vekiller. Bu yapı içerisinde bir başbakan, ABD Başkanından çok daha yetkili aslında. Dolayısıyla bugünkü hali ile parlamenter sistemi savunmak mümkün değil Türkiye’de. Başkanlık sistemi eğer sağlıklı bir başkanlık sistemi olacak olursa an azından parlamento artık menfaat gruplarının faaliyet alanı olmaktan çıkar. Amerika’da parlamenterlerin adını biliyor muyuz örneğin? Yada başkanlık sistemi olan diğer ülkelerde. Nedir, bir kabine var, başkanda bütün yaptıklarını parlamentodan geçirmek zorunda. Amerika biliyorsunuz bütçesiz kaldı bir süre. Bir yetkisi yok, bir karar aldığı zaman onaylatmak zorunda Başkan. Tabi burada Türk tipi başkanlıktan ne kastediliyor bilmiyorum ama gerçekten demokratik bir başkanlık sistemi Türkiye için bu çürümüş yapıdan kurtulmada yararlı olabilir. Ya bugünkü parlamenter sistem ıslah edilmeli ya da sağlıklı bir başkanlık sistemine geçilmeli.

Tam burada yine güncel bir tartışmadaki görüşlerinizi almak istiyorum. Türkiye’nin gerçekten antidemokratik bir yöne doğru evirildiğini hatta daha uçta bir tanımlamayla diktatörlüğe doğru hızla ilerlediğini düşünüyor musunuz?

Bugün Türkiye’de diktatörlük değilse bile bir partinin güçlü şekilde iktidar olması, o partinin kurucusu olan kişinin de cumhurbaşkanı olması sebebiyle böyle bir algı oluşuyor. Bu da doğrudur. Yani diktatörlük değil ama tek adamlık. Zaten hep öyleydi. Bundan önce öyle değil miydi sanki? Daha önce de siyasetin üzerinde asker idaresi vardı. Ben şuna gülüyorum açıkçası. Bunu söyleyenler kimler? Burada bir tek adamlık söz konusu bunu demokraside kabul etmek mümkün değil burasına tamam da bunu söyleyenler zaten diktatör arayan insanlar, hala Kemalizm’in ve ulus devletin savunucuları. Bunu söyleyenler hala heykellerin önüne gidip esas duruşa geçen insanlar.

Böyle bir gidişat var ama bunu söyleyenler de demokrasi kaygıları sebebiyle söylemiyorlar diyorsunuz sanırım.

Söylemiyorlar. Bunu söyleyenler askerin vesayeti karşısında esas duruşa geçen insanlar. Asker gelsin diyen insanlar. Hala cumhuriyetin kuruluş ideolojisinin ve onun kurucusunun heykeline esas duruşta duran insanlardan duyuyoruz bu sözleri biz. Hala, yaşasa da bizi yönetse, yaşasa da ona biat etsek, itaat etsek diyen, yolarda onun askerleriyiz diye yürüyen insanlar bunlar. Tayyip Erdoğan da iktidar da şu anda kimse kusura bakmasın ama Türkiye’de kim varsa bu insanlardan daha demokrattır. Şu da bir gerçek Tayyip Erdoğan gerçekten tek adam olarak hareket ediyor ve demokratik değil. Neticede tüm Türkiye halkını temsil etmek için gelen kişi demokratik yollardan seçilmelidir. Ama bu söylemlerde bulunanların alternatif olmadığını tam tersine Türkiye’yi diktatörlüğe götürecek yapılar olduğunu da görmemiz lazım. Karşı cephede kimlerin kol kola olduğuna baktığımızda, şimdi nasıl yan yana gelebildiğini incelediğimizde fotoğraf daha da netleşiyor. Fetullahçı bir cemaatin, Türk ırkçısı bir MHP’nin, ulusalcı bir Doğu Perinçek’ in vatan partisinin, CHP’nin, hepsinin kol kola olduğu bu yapının hangi ortak paydada birleştiklerini, hangi demokrasi anlayışını savunduklarını, geçmişlerine bakarak görmek lazım. Bu durumda da diktatörlük iddialarının samimi olmadığını söyleyebiliriz. ÇDP olarak Türkiye’nin geleceğinde ne bugünkü tek adamcı AK Parti iktidarı olmalıdır, ne de bunun karşısında olanlar iktidar olmalıdır diyoruz. Türkiye’de çoğulcu demokrasi anlayışını özümsemiş, tüm toplumsal kesimleri oldukları gibi kabul eden tüm kimlikleri kendi kimlikleri ile eşit kabul eden, demokratik, çoğulcu, çağdaş bir siyasi yapının, Çoğulcu Demokrasi Partisi’nin iktidarı olması lazım.

Geçmişte HDP ile de ilişkileriniz oldu. Hatta çeşitli etkinliklerinize HDP yetkilileri katıldı. Tüzüklerinize baktığımızda da benzer bir söylem görülüyor, sizde bunu ifade ediyorsunuz zaten. Bu anlamda HDP ile ters düştünüz konuları öğrenmek isterim.

Şöyle söyliyim, biz HDP’nin demokratik bütün taleplerinin yanındayız. HDP’nin Kürt halkı adına dilleri, kültürleri, varlıklarını yaşatma, bölgede kendi sorunlarına sahip çıkma noktasındaki yada Avrupa Birliği yerel yönetimler şartının uygulanması noktasındaki bütün demokratik taleplerini destekliyoruz. Ancak bizim eleştirdiğimiz şu; şimdi HDP Türkiye partisi olduğunu iddia ediyor ancak baktığımızda Türkiye’de HDP’nin de aktör olduğu bir çözüm süreci yürütülüyor. Çözüm sürecinde görüşülen şey Türkiye halklarının sorunu değil. Yani Çerkesler ne istiyor, Lazlar ne istiyor, Gürcülerin, Boşnakların, Pomakların, Romanların veya inanç gruplarının, kültür gruplarının ne problemi var? Nasıl bir Türkiye vizyonu olmalı? Tartışılan bu değil. Kürtlerin kazanımları ne olacak konusu gündemde. Bir taraf Kürtlerin kazanımlarını öncelerken diğer tarafta Kürtlerin taleplerini nasıl sınırlandırabiliriz diye mücadele ediyor. Bu demokratik bir süreç değil. HDP’de bu anti demokratik sürecin bir parçası. Maalesef ki Türkiye’ye vadedeceği şeyler de bu süreçte konuşulanlar ile sınırlı. Sonuçta yeni Türkiye bu diğer sorunların konuşulmadığı sürecin sonunda oluşacak. Dolayısıyla biz bu tavrı samimi bulmuyoruz. Türkiye partisi olma iddialarının gerçekçi olduğuna inanmıyoruz. Biz eleştirilerimizi yapıyoruz ama şunu da söylüyoruz. Sonuç itibariyle biz HDP’yi dışlıyor da değiliz. Biz Türkiye’deki bütün halkları eşit görüyoruz. Bu anlamda Kürt halkıyla, onların talepleriyle bir problemimiz yok. Bu anlamda onların temsilcilerine de saygı duyuyoruz.

Son zamanlarda baktığımızda HDP ulusalcı çizgiye yaklaşıyor gibi bir izlenim ediniyor insan. Bir taraftan siz devletle, siyasi iktidarla bir süreç yürüteceksiniz diğer taraftan da onunla muhalif gibi bir çizgide olacaksınız. Peki birlikte olduklarınız kim? Daha vatandaşlık tanımını kabul etmeyen bir CHP, tamamen çözüme karşı konumda bir MHP. Şu anda HDP, CHP ve MHP’nin içinde olacağı bir koalisyondan bahsediliyor düşünebiliyor musunuz? Bakıyorsunuz Cemaat ile de HDP’nin bir takım ilişkiler içine girdiğini görüyoruz. En azından böyle iddialar var. Diğer bir konuda HDP’nin içinde Türk solundan gelen kişiler. Bunlar ulusalcıdır sonuç itibariyle. Gelecekleri yer Kemalizm’dir. Dolayısıyla HDP bir Türk partisi olacaksa ulusalcı Türk soluna açılmamalı. Türkiye halklarına açılmalıdır. Bunu yaparken de ideolojik bir bakış açısıyla yaklaşmamalıdır. Bu noktada ciddi bir problem var biz HDP ile görüşmelerimizde şunu söyledik; Türkiye’nin demokratikleşmesi noktasında, demokratik bütün talepler noktasında sizinle beraberiz. Her türlü işbirliğini yaparız. Şunu da söyledik, Sizin anti demokratik yöntemler kullanmamanız Türkiye’de demokratikleşme sürecini geciktiriyor. Bu gecikme sonucunda da silahlı Kürt hareketi ile bir algı operasyonu yapılarak diğer halkların asimilasyonu hızlandırılıyor. Sizin Türkiye Partisi olduğunuzu samimi olarak ortaya koymanız lazım. Söylemlerinizi de net olarak ortaya koymalısınız. Ayrılma talebi de bu anlamda demokratik olarak ortaya konabilir hiç bir mahsuru yok. Niye birlikte değiliz diye soranlara da şunu söyleyeyim. Bakın bu ülkede otuz yıldır süren bir savaş var. Bu savaş sürecinde Türkiye’de siyasal sistem bir algı operasyonu oluşturdu Türkiye halkları üzerinde. Türkiye halklarının, Çerkesler de dahil HDP içerisinde siyasallaşması mümkün değil. Bir avuç entelektüel belki girebilir HDP içine ama bunun tabanda karşılık bulması mümkün değil. Ama biz partileştikten sonra parlamentoya girdiğimizde parlamentoda iş birliği yaparız. Yani bütün demokratik konularda her türlü iş birliğine açık oluruz. Öbür türlü düşünmek hayalcilik olur. Kendilerine de bunu anlattık. Gayet anlayışla karşıladılar. Burada şunu da görüyoruz, HDP içinde gerçekten demokratik tavır koyan insanlar varken farklı söylemler içinde olan farklı anlayışlar da var. Bu anlamda bir ahenk içinde olunmadığını da görüyoruz. Tabi bu hem HDP içinde sıkıntı yaratıyor hem de Türkiye halklarının HDP ve Kürt hareketine bakışında bir güvensizlik yaratıyor. Ama dediğimiz gibi bizim HDP’ye karşı bir tavrımız veya mesafemiz yok bu anlamda.

Selahattin Demirtaş’ın Kaffed ziyareti sosyal medyada ciddi bir gündem oluşturdu. Sizin bu görüşme hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum açıkçası.

Bu ziyaret doğaldır her şeyden önce. Açıkçası Mecliste grubu bulunan bir siyasi partinin bir sivil toplum örgütünü ziyaret etmesini gayet doğal karşılıyorum. HDP ziyaret edebilir ama onu çağıran yapının maksadı nedir? Bu maksada ulaşmış mıdır? Onu çağıran yapı eğer onu çağırarak bir sonuç elde etmek istiyorsa bunu elde etmeye yönelik bir alt yapısı var mıdır? Eğer siz siyasi partilerle toplantılar yapıyor ama Çerkeslerin kurduğu bir siyasi partiye, Çoğulcu Demokrasi Partisi’ne kapınızı kapatıyorsanız hiç kimse sizi dikkate almaz. Neticede Selahattin Demirtaş’ın ziyareti sembolik bir ziyaret olarak kalmıştır. Sembolik olduğu ve bir ağırlığının olmadığı da adaylar belirlenirken ortaya çıkmıştır zaten. Biz, ÇDP olarak hiç bir parti ile seçim işbirliği yapmama kararı aldık. Ancak eğer öyle bir amacımız olsaydı şuna inanın bizim iş birliğimizin sonucu çok daha farklı olurdu. Burada şunu kastediyorum, kendi halkının varlık mücadelesine destek vermeyenlere hiç kimse destek vermez ve saygı duymaz. Kaffed’in başına gelen de budur tam olarak. Bu Cumhuriyet tarihinde de böyledir. Bakın, meclisi koruyanlar dahi Çerkes’ti ilk dönemde biliyorsunuz. Tasfiye edildi hepsi zaman içinde. Ethem en önemli güçtü zamanında. Kullanıldı, kullananların onunla işi bitti, tasfiye edildi. Çünkü kendi toplumu adına yoktu bulunduğu yerde bu insanlar. Pek çok siyasi yapı içerisinde de Çerkesler bulundu ama gıklarını çıkarmadılar hiç bir konuda. Kullanıldılar ve tasfiye edildiler onlarda. Bugünde işleri bitti Çerkeslerle siyasi partilerin. Toplumun tamamen asimile olduğunu düşünüyor ve Kaffed’i siyasi bir güç olarak görmüyor siyasi yapılar. Onun için aday göstermedi siyasi partiler hiç bir Çerkesi bu dönemde.

Sizin ÇDP’yi kurduktan sonra Kaffed ile bir görüşme girişimizin oldu mu peki?

Şunu belirteyim öncelikle. Biz Kaffed ile çatışma içerisine girmedik hiç bir zaman. Kaffed’ deki kişilerin çoğunu tanımayız, bilmeyiz. Görüştüğümüzde pek çoğu ile sarılır, kucaklaşırız. Burada problem şu; kültürel Çerkeslikten siyasal Çerkesliğe geçme noktasında bir fikir çatışması oldu aramızda. Biz dedik ki; artık siyasal Çerkesliğe geçmek lazım, talep etmek ve taleplerimizi devlet ve kamuoyuna, siyasal yapılara dayatmamız lazım. Bizde varız ve talep ediyoruz dememiz gerekiyor dedik. Bu noktada eyleme geçtiğimizde karşımıza çıkıp “hayır biz kültürel yapı olarak varlığımıza devem edeceğiz” dediler. Birde özellikle dikkat çekmek istediğim bir konu var. Kaffed’in üzerine çöreklenmiş bir vesayet var. Bunları isimlendirmek istemiyorum, bilen biliyor zaten. Bu vesayetçi yapı Rusya’da DÇB ile ve Putinizm ile iş birliği içerisindeyken burada da ulusalcılarla birlikte. Kaffed üzerindeki bu derin yapı Rusya’da DÇB’nin yönetimindeler ve aynı zamanda orada ihaleler dağıtan şirketlerin temsilciliğini yapıyorlar. Kaffed’in finansörleri de bu insanlar. Hem Rusya’da hem de burada Çerkeslerin varlık mücadelesine ipotek koyan bu vesayetçi yapıya karşı bizim bir mücadelemiz oldu. Yoksa Kaffed yönetimi yada kurumsal olarak Kaffed ile hiç bir alıp veremediğimiz yok. Halkımızın bunu çok net bilmesini istiyorum. Bizim kurumlarla bir derdimiz yok. Tam tersine onlar gerçek görevlerini yerine getirdiklerinde Çerkes halkının varlık mücadelesi güç kazanacaktır.

devam edecek…