Mustafa Aydın Turan

Bağımsız ve Birleşik Kafkasya idealinin savunucusu, hayatını Kafkasya davasına adayan M. Aydın Turan, 19 Mayıs 1961 yılında babasının trafik polisi olarak görev yaptığı Kütahya’da doğdu.

56 yıllık dünya yaşamında, Kafkasya tarihine derin izler bırakacak çalışmalarda bulundu. Kendisi de genç olmasına rağmen, genç kuşağın yetişmesi ve bilinçlenmesi konusunda bıkmadan usanmadan dersler ve seminerler verdi.

Aydın Turan benim akrabamdı. Benden yedi yaş küçüktü. Teyzemin oğluydu. Çocukluğu, ilk, orta, lise ve üniversite hayatının her safhasında birlikte olduk. Onu çok yakından tanıyan biri olarak, etraflıca bir biyografisinin yazılmasının bana düşeceğinin idrakinde olarak bu çalışmayı kaleme alıyorum.

Babası, 1864 sürgününde, önce balkanlarda Varna civarına yerleştirilen, 93 harbi sonrası yeniden sürgüne uğrayarak, Kocaeli vilayetinin bugünkü Kartepe ilçesinin Ketenciler köyünde dünyaya gelen Thağane sülalesine mensup Nejdet’tir.

Annesi de aynı şekilde balkanlarda iskân edilen ve sonradan Ketenciler köyüne yerleşen, Koblı Yusuf’un torunu ve Koblı İdris’in kızı Feriha’dır.

Aydın Turan’ın babası, o zamanın koşullarında dar gelirli köylü çocuklarının yatılı olarak okuyabildikleri, Çayırova ziraat mektebini bitirerek bir müddet ziraat teknikeri olarak görev yaptı. O zamanki Demokrat Parti iktidarının, ilkokuldan sonra üç yıl okuyan teknisyenlere tanıdığı bir haktan yararlanarak trafik polisi olmak için yapılan sınavları kazanarak polis memuru oldu.

Aydın Turan babasının ilk görev yeri olan Kütahya’da dünyaya geldi. Tahağane Necdet bir müddet sonra İzmir’e tayin oldu.

1967 yılında Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’a gizlice girerken tutuklanması üzerine, meydana gelen Türk-Yunan gerilimi sırasında uygulanan savaş hali sebebiyle gece şehirlerde karartma uygulanıyordu. Türk uçakları Kıbrıs semalarında uçuyor, âdeta bir savaş hali yaşanıyordu.

Burada kızı Ayten dünyaya geldi. O sıralar Kıbrıs olaylarının etkisi ile Türkiye’de geceleri karartma uygulanıyor, sokak lambaları dâhil, evlerin ışıkları da siyah perdeler ya da farklı kamuflajlarla karartılıyordu. Araçların bile mecbur kalmadıkları ortamda hareket etmeleri yasaktı. Araç farları bile mavi renkli ışık geçiren kâğıtlarla kaplanıyordu.

Yine böyle karartma yapılan bir gecede, trafik kontrolü görevini ifa eden Thağane Nejdet, bir kamyonu durdurmak isterken, kamyonun süratli olması ve durmaması üzerine altında kalarak hayatını kaybetti.

Babası vefat ettiğinde Aydın ancak üç yaşlarındaydı. Kız kardeşi Ayten’in ise henüz kundakta bir bebekti. Bu olay benim tanık olduğun ilk dramatik ölümdü.

Feriha teyzem çocuklarını da alarak Ketenciler köyüne döndü. Bir müddet köyde oturduktan sonra, okul çağına gelen Aydın’ın tahsili için İzmit’e taşındı.

Aydın çocukluğunda çok hiperaktif ve ele avuca sığmaz bir çocuktu. Yaramazlığının haddi hesabı yoktu. Bir günü köyde hatırladığım kadarıyla, Nezahat teyzemi yumurta almak için kümese girdiği sırada dışarıdan kilitlemiş, ben görüp kapıyı açıncaya kadar teyzem orada kalmıştı.

Bunun dışında da, sürekli olarak her tarafı yara bere içinde kalır; sık sık bir yerlerini kırar ya da incitirdi.

Aydın ilk, orta ve lise tahsilini İzmit’te yaptı. Benim mezun olduğum İzmit lisesinde okuyordu. Aydın Liseye başladığında ben Edebiyat Fakültesi üçüncü sınıfta okuyordum. Lisede veliliğini ben üstlenmiştim. Okulda iz bırakan bir öğrenciydim. Öğretmenlerle çok iyi diyaloglarım vardı. Öğretmenlik stajımı da mezun olduğum okulda yapmıştım.

Aydın, çocukluğundan beri sürekli olarak, benim kontrolümde sayılırdı. Boş zamanlarında, yaz tatillerinde Uzuntarla’da benim yanımda kalırdı. Benim okuduğum kitap ve dergileri okurdu.

Ben lise tahsilim sırasında, o zamanların siyasi hareketlerinden biri olan “Mücadele Birliği” adlı bir yapının içinde bulunuyordum. Doğal olarak Aydın da bu hareketin içindeydi. Lise yıllarında Mücadele Birliği’nin İzmit şubesi sayılan “Milliyetçi Kültür Derneği” çatısı altında çeşitli faaliyetlere katılıyor, aynı zamanda kadro eğitimi alıyordu.

Aydın çok sağlıklı ve sportmen yapıda bir çocuktu. Ortaokuldan itibaren, judo, karate ve güreş sporlarına da merak sarmıştı. Karatede beşinci kademe olan mavi kuşak derecesine kadar çıkmıştı.

Aydın’ın lise tahsiline devam ettiği yıllar (1978-80) Türkiye’nin en karışık dönemine rastlar. Siyaset ve ideoloji; lise, hatta ortaokul seviyesine kadar inmiş, her yer kavga ortamına girmişti.

Okullarda, sokaklarda, kısacası her yerde, kavga vardı. Bu kavgalar yer yer silahlı ve ölümle sonuçlanan kavgalar oluyordu.

Mücadele Birliği, ilkesel olarak kavgaya karşı, daha çok fikri planda gelişmeye önem veren bir yapıya sahipti. Buna rağmen bu hareketin mensupları da ister istemez kavga ortamına çekiliyordu. Türkiye’nin farklı yerlerinde öldürülen ve yaralanan Mücadeleciler de karşılık vermeye başlamışlardı.

Aydın Turan, lise ikinci sınıftan itibaren, bütün uyarılarıma rağmen, ufak ufak kavgalara karışmaya başlamıştı. Bu kavgalar sebebiyle sık sık disiplin kuruluna sevk edilerek cezalar alıyordu. Disiplin kurulu başkanı da, benim edebiyat öğretmeni olmama vesile olan Tatar lakaplı Muzaffer hanımdı.

Son kavgası ise okul kapısının önünde olmuştu. Üstelik okulların kapanmasına ve mezun olmasına on beş gün vardı. İki arkadaşı ile birlikte okul çıkışında kalabalık bir Dev-Sol gurubu ile kavga etmiş, ağır denecek şekilde yaralar almıştı.

Olayı haber alınca, İstanbul’dan hemen İzmit’e geldim. Aydın, Mücadele Birliği’nin bir öğrenci evinde yatıyordu. Yüzü gözü şişmiş bir halde idi. Daha da kötüsü, elektrik kablosu ile yapılmış kalın bir copla vücudunun çeşitli yerlerinden yaralanmış, çeşitli yerlerinde yaralar ve morluklar oluşmuştu.

Bu halde eve gitmesi mümkün değildi. Feriha teyzeme mecburen yalan uydurduk. Aydın son sınavlara hazırlanmak için arkadaşlarının yanında kalacaktı.

Bu olayın daha da vahimi; okulun bitimine on beş gün kala, daha önceki cezalar da dikkate alınarak, Aydın’a on beş gün okuldan uzaklaştırma cezası verilmişti. İngilizce ve Coğrafya derslerinin kaderi son yazılılara kalmıştı. Okuldan uzaklaştırma alan bir öğrenci bu yazılılara giremezdi.

Burada kendisini rahmetle andığım hocam (Tatar) Muzaffer Hanım devreye girdi. İngilizce ve Coğrafya hocalarına, geçmeye yetecek sözlü notu kullandırarak Aydın’ın mezun olmasını sağladı.

Aydın, okuma alışkanlığını lise yıllarında kazanmıştı. Mücadele Birliğinin verdiği okuma disiplini onun çok işine yaramıştı. Mücadeleciler Türkiye’de çok okuyan insanlar olarak nam salmıştı. Hareket kendi iç eğitim kitaplarını okutmakla birlikte, mensuplarını her türlü fikir kitaplarını okumaya teşvik ediyordu.

Örnek vermek gerekirse, sosyalizmin öncü kadınlarından Rosa Lüksemburg’un, verdiği hayat mücadelesi, başı dipçikle ezilerek öldürülüşü ve nehre atılışına varıncaya kadar sosyalizmin bütün fikir yapısına vakıf olmaya çalışırdık.

Hitler’in Kavgam’ı, Mussolini’nin Kara Gömlekliler İhtilali kitapları, hep okutulan kitaplardı. Ayrıca Karl Mark’ın Das Kapital isimli kitabının tamamı olmasa bile, yüz küsur sayfalık özeti mutlaka okutulurdu.

Bütün bunların yanında, Mücadele Birliğine ait, “Kadroların Vazifeleri”, “İlmi Sağ”, “Milli Mücadelenin Stratejisi” adlı kitaplar mutlaka okunan kitapların başında gelirdi. Bu kitaplar, sadece okunmakla kalmaz, beş kişilik guruplarda mutlaka tartışılırdı.

Aydını siyasi kavgalardan uzak tutmak için, sıkıntılı okul mezuniyetinin ardından Uzuntarla’da misafir ediyordum. Üniversite sınavları bittikten sonra, birlikte tartışarak kitap okumaya karar verdik. Okunacak kitap, çok ağır bir strateji kitabıydı. Ben bu kitabı Üniversite ikinci sınıfta okumuştum.

Carl Von Clausewitz isimli eski bir Prusyalı generalin 1830 yılında yazdığı “Savaş Üzerine” adlı kitabı okuyacaktık. Kitap yaklaşık sekiz yüz sayfa idi. Bu kitabi her gün en az altı saat okuyup tartışarak bir ay gibi bir sürede bitirdik. Bu kitap, sıcak savaşın dışında çok farklı savaş tekniklerini anlatıyordu.

Aydın Üniversite için, tercihlerinin büyük kısmını İstanbul için kullanmıştı. Ancak nasip olmadı. Ankara Hacettepe Üniversitesi İşletme bölümünü kazanmıştı. İstanbul olsa durum çok kolaydı. Benim kaldığım evde pek rahat kalabilirdi.

Ankara’ya gidince, oradaki arkadaşlar ile irtibata geçip kalacak yer aradık. Tam o sırada köyümüzün damadı ve Ankara’da kömür ticareti yapan Nadir Karaçay ile karşılaştım. Yer bulma konusunda destek isterken ummadığım bir teklifle karşılaştım.

Nadir’in deposunun üst katında müstakil bir yer mevcuttu. Burayı tanzim ederek Aydın’a tahsis edebileceğini söylemişti. Dediğini de yaptı. Aydın bütün öğrencilik hayatını burada geçirdi. Nadir sadece bununla kalmadı; Aydın’ı bir aile ferdi gibi evinde yedirip içirdi.

Nadir’in kömür deposunun üstündeki mekân, Aydın ve arkadaşları için önemli bir buluşma ve çalışma merkezi haline gelmişti.

Aydın 1976 yılından itibaren Kafkasya davası ile de tanışmıştı. Ben o tarihlerde adı sonradan “Birleşik Kafkasya Derneği” olarak değişecek olan Sultanahmet Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardım Derneği’ne üye olmuş, orada çalışıyordum.

1978 yılında hem dernek başkanı olmuş, hem de dernek yayını olan “Kuzey Kafkasya” dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapıyordum. Aydın da, hem siyasi içerikli kitaplar okumaya devam ederken, bir taraftan da Kafkasya ile ilgili ilk bilgilerini derlemeye başlamıştı.

İlk okuduğu kitap, Ahmet Hazer Hızal’ın “Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklal Davası” isimli kitabıydı. Daha sonra kendisine, Yılmaz Nevruz ve arkadaşları tarafından çıkarılan” Birleşik Kafkasya” dergi takımını vermiştim. İsmail Berkok’un “Tarihte Kafkasya” kitabını bir solukta okumuştu.

1980’li yıllarda Kafkasya ile ilgili yazılı eser son derece azdı. Eldekilerle yetinmek zorundaydık. Kaynak olarak, ikinci dünya savaşında Rusya’yı terk edip Avrupa’da yaşayan mültecilerin yayınladığı “Dergi” adlı Türkçe ve Rusça basılan bir yayın vardı.

İkinci dünya savaşı yıllarında yayınlanan bu dergileri bulmak ve ulaşmak çok zordu. Sahaflardan farklı zamanlarda bularak satın aldığım bu dergiler sayesinde, Kafkasya ile ilgili bilgilerimizi arttırmak istiyorduk.

Aydın, lise yıllarında değişik konularda şiirler kaleme alıyordu. Bu şiirlerin çoğu ideolojik bir mücadele üzerine yazılmış şiirlerdi. Bunları sadece ben okuyordum. Daha sonra bunları imha etti.

İlk basılan şiiri, benim yazı işleri müdürlüğünü yaptığım “Kuzey Kafkasya” dergisinde 1979 yılında yayınlanmıştır. Yine yazdığı şiirleri incelerken “Sil Yüreğinin Pasını” isimli şiiri dikkatimi çekmiş ve beğenmiştim. Biraz da yüreklendirmek amacıyla basmıştık. Bu olay Aydın üzerinde önemli bir etki bırakmıştı.

1980 yılında Kuzey Kafkasya Dergisi hikâye yarışması açmıştı. Gerçeği söylemek gerekirse yarışma çok da rağbet görmemişti. Biz de ödül vermekten vaz geçmiştik. Yine de katılan birkaç hikâyeyi yazanlardan izin alarak yayınlamıştık.

Aydın da bu yarışmaya lise talebesiyken “Çilenin İnsanları” isimli hikâyesiyle katılmış ve hikâyesi dergide yayınlanmıştı.

Aydın’ın üniversite yılları da çok hareketli geçti. 1980 yılının sonunda “Mücadele Birliği” dağılmıştı. Merkezde küçük bir gurup kalmış, ben de dâhil çoğunluk olarak hareketten ayrılmıştık. Aydın da son jenerasyon olarak ayrılanlar arasındaydı.

1980 sonrası Aydın, enerjisinin tamamına yakınını Kafkasya davasına ayırmaya başlamıştı. Teşkilatçılıktan gelme hünerlerini kullanarak, çevresinde geniş bir Kafkasyalı öğrenci halkası oluşturmuştu.

Ankara’daki dernek çalışmaları onu kesmiyor, arkadaşları ile başta evi olmak üzere, farklı mekanlarda bir araya gelerek Kafkasya üzerine derin tartışmalara giriyorlardı.

Üniversite gençliğinin aşk meşk peşinde koştuğu 12 Eylül sonrası dönemde, Aydın ciddi konular tartışılmasını istiyordu. Toplantılarda geleneksel olarak dile gelen, kaşen-şeşen muhabbetlerine şiddetle karşı çıkıyordu.

Toplumun yok oluş sürecinde olduğu bu dönemde, bilhassa üniversite talebeleri çok daha ciddi konuları tartışmalı idi. Tabi çoğu zamanlarda da büyük hayal kırıklıkları yaşıyordu. Bazı zamanlarda İzmit ya da İstanbul’da buluştuğumuzda sık sık dertleşir olmuştuk.

Ankara’da geniş çalışmalar yürütmekle birlikte, okulu bitirip bir an önce İstanbul’a gelmeyi düşünüyordu. İstanbul’da Fatih’te benim kaldığım evde zaman zaman kalıyor ve Kafkasya konusundaki tartışmalarımıza iştirak ediyordu.

1985 yılında üniversite bitti. İstanbul’a geldi. O sıralar İstanbul’da Küçükyalı semtinde bir dershane açmıştım. Bir müddet yanımda kaldı. Dershanenin muhasebe işlerini yürüttü. Daha sonraları, Şamil Eğitim ve Kültür Vakfında da gönüllü çalışmalar yapan, Sultanahmet derneğinden arkadaşımız mimar Cavit Kartal ile Kadıköy’de aynı evi paylaştı.

Aydın, doğuştan akademisyen ruhlu bir insandı. Okuduğu bir kitabı sabaha kadar uyumadan bitirirdi. Bizde kaldığı çoğu zaman, yattığı odanın ışığının sabah ezanına kadar yandığını görürdüm. Kitap okurken adeta dünya ile bağlantısı kesilirdi.

Kafkasya ile ilgili kimde ne varsa onun peşine düşer, mutlaka onu bulur ve okurdu. İstanbul’daki büyük kütüphaneleri dolaşır, oralardaki katalogları tarardı. Eski yazı bilmediği için çok hayıflanır, zaman zaman benden destek isterdi.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, 1989 tarihinde, şu an Kafkasya’da yaşayan Beroko Mehmet’in Küçükyalı semtinde tuttuğu çatı katı dairesine taşınmıştı. Burası oldukça geniş, terası olan bir yerdi. Aydın burada çok önemli çalışmalar yürüttü. Gençlerle birlikte akademik tartışmalar yaptı. Kısacası, Beroko’nun çatı katı bir okul işlevi gördü.

Aydın bu arada dershanemizin muhasebe kayıtlarını da tutmaya devam ediyordu. Sanırım 1993 yılı yazıydı. Bir günü yanında güleç yüzlü, hanım hanımcık biri ile dershaneye gelmişti. Aynı kızımızı birkaç kez daha gördüm. Her ne kadar samimi olsak bile, bu hanım kızın kaşeni olduğunu bana söylemiyordu.

Ben de hanım kanalıyla neler olduğunu takip ediyordum. Gelin adayımız Sivaslı, hukuk fakültesi mezunu, Nurcan isminde genç bir avukattı. Yakacık’ta benim inşaat halindeki kooperatif evime yakın bir yerde oturuyordu.

Çok fazla gecikmeden, Allah’ın emri Peygamberin kavli ile istemeye gittik. Her şey kısa zamanda olup bitti . 1994 yılının Nisan ayında nikâhı kıydık. Nurcan artık gelinimiz olmuştu. İşin gerçeğini söylemek gerekirse, Nurcan’ı, hanım ve ben belki de Aydın’dan daha fazla sevdik.

Hatırladığım kadarıyla 1995 yılında tek kızı Perit dünyaya geldi. Aynı yıl, Burdur’da askerliğini kısa dönem paralı olarak yaptı.

Aydın İstanbul’a geldikten sonra, eski ismiyle Sultanahmet Kuzey Kafkasyalılar Kültür Derneği’nin bünyesine katılarak çalışmalarına devam etti. Derneğin isminin değiştirilerek, “Birleşik Kafkasya” olması için çalışmalar yürüttü. Derneğin yayın organı olan “Kuzey Kafkasya” sergisinin adının da “Yedi Yıldız “olarak değişmesini sağladı.

Fatih Camisi’inin karşısındaki dernek merkezinde, hem dernek başkanı olarak yöneticilik yaptı, hem de üniversite öğrencilerine Kafkasya ile ilgili dersler verdi.

11 Mayıs 1918 yılında kurulan bağımsız “Şimali Kafkasya Cumhuriyeti”, Aydın Turan’ın en büyük ilgi alanı oldu. Bu Cumhuriyetin kuruluşunda görev alan şahsiyetler ile ilgili adeta iğneyle kuyu kazar gibi çalışmalar yürüttü.

11 Mayıs 1918 Cumhuriyetinin yıkılışı sonrası ülke dışına çıkan Kafkasya aydınları ile birlikte, ikinci dünya savaşı sırasında yurtlarından ayrılıp mülteci konumuna düşen Kafkasya aydınlarının  Avrupa’da yürüttüğü çalışmalar, Aydın Turan’ın ihtisas alanı haline gelmişti.

Elde ettiği her belgeyi, bir kuyumcu titizliğiyle birbirine bağlayarak yirmi yıla yakın bir çalışma yürüttü. Bağımsız Kafkasya mücadelesini yürüten bütün aydınlarla, adeta akrabalık ilişkisi kurdu. Onların hayatlarına ait en ince detaya varıncaya kadar elde ettiği bütün bilgileri yayınladığı makalelerde kullandı.

Aydının kaleme almış olduğu makaleler, basılı olarak koruma altına alındığı için onlardan uzun uzun bahsetmeyeceğim.

Aydın çok titiz bir araştırmacıydı. Yanlış bir şey yazmaktansa, hiç yazmamayı tercih ederdi. Elde ettiği bir bilgiyi, başka kaynaklardan da teyit edemezse kullanmaz, ya da bunun teyit edilmemiş bir bilgi olduğunu açıkça yazardı.

İngilizcenin dışında başka bir dile vakıf değildi. Buna rağmen, bulduğu her belgeyi mutlaka o dili iyi bilen birine okutup, gerekirse kullanırdı. Bu sebepten bir makalenin yazılması bazen bir yılı bulurdu.

1918 yılında Kafkasya’da kurulan devleti çok önemser, o zaman kurulabildiyse; şartlar sağlanırsa bugün neden kurulmasın tezini savunurdu. Kavmiyetçilik konusunda çok hassastı. Millet olabilmenin en başta gelen şartının, soy, sop ve kabile tartışmalarının bir kenara bırakılması gerektiğini söylerdi.

Çerkesler bir araya geldiklerinde, klasik olarak birbirlerine sorarlardı. “Hangi kabiledensin? Kimlerdensin” gibi…

Bir günü, böyle bir soru sorana öfkelenip; “Benim kabilem mabilem yok! Ben soysuzum! Devşirilmiş köle sülalesinden geliyorum!” diye cevap verdiğine şahit olmuştum. Soruyu soran da mahcup olmuş. Ortada buz gibi bir ortam oluşmuştu.

Aydın, kendince Kafkas toplumunun sosyolojik yapısını incelemiş, işçi, köylü gibi sınıfları, yada toplumun başka kesimlerini örgütleyerek toplumsal bir hareket yapılamayacağına inanmıştı.

Ona göre, Kafkasya bağımsızlık mücadelesi; aydınların önderliğinde yürütülmeliydi. Bunun için çok miktarda okumuş, dünyayı iyi bilen, birkaç dile vakıf, sayısız aydın yetiştirmeliydik. Kafkasya mücadelesi, bir aydınlar hareketi olarak tepede mutlaka birlik olmalıydı. Tepe noktada saplanan aydın birlikteliği, alt kademeye rahatlıkla sirayet ederdi.

Kafkasya bağımsızlık mücadelesini, bu sebeple en ince ayrıntısına kadar inceliyordu. Bu mücadelenin başarısızlığa uğrama sebeplerini kendince ortaya koyup, yeni metotlar ortaya koymak istiyordu.

Bu sebepten, sayısı az da olsa, gözüne kestirdiği, istikbal vadeden gençlerle uzun uzun ilgileniyor, sanal ortamda kurduğu guruplarla gece sabahlara kadar tartışmalar yapıyordu.

Gece sabahlara kadar gençlerle yazışan Aydın Turan, gündüzleri de rutin işlerini yapmaya çalışır, bir yandan da araştırmalarına devam ederdi.

Böylesine bir çalışma temposuna, insan bünyesinin dayanması mümkün değildi. Uyanık kalmak için kullandığı demli çay ve sigara, onun bünyesinde büyük tahribatlar oluşturmuştu. Yine de ara vermeden aynı tempoda çalışmaya devam ediyordu.

2013 yılından beri, iş sebebiyle İstanbul dışında ikamet ediyordum. Bu sebeple yüz yüze görüşmelerimiz oldukça seyrekleşmişti. Ara sıra telefonla bazı mevzularda fikir alışverişinde bulunuyorduk.

2016 yılının başlarında bir arkadaşım, ben biliyorum zannıyla Aydın ile ilgili bir duyumunu bana aktardı. “Kansermiş ama gizliyorlarmış, doğru mu?” Benden teyit istiyordu. Şok olmuştum. Laf kalabalığına vererek bilmediğimi geçiştirdim.

Hemen Aydın’ı aradım. Olay doğruydu. Birkaç ay önce teşhis konulmuş, tedaviye de başlanmıştı. Nurcan ile konuştum o da çok üzgündü. Hastalık ileri denecek safhaya gelmiş, çok fazla bir belirti ortaya koymadan birden ortaya çıkmıştı.

Sıkıntılı bir tedavi süreci başladı. Gelinimiz Nurcan, çok büyük bir vefa örneği gösterdi. Tıbbın bütün gereklerini, son çıkan tedavi tekniklerini, her şeyi sonuna kadar kullandı.

Hastalık aslında çok ilerlemişti. Bütün olumsuzluklara rağmen, Aydın hayata sıkı sıkıya tutunmuştu. Araştırma ve incelemelerine devam ediyordu. Bağımsız Kafkasya ile ilgili fikirlerini kitaplaştırmak amacındaydı. Kitap hazırlıkları bitmiş, hatta yayıncı bile belirlenmişti.

Bu sırada da ağır bir kemoterapi tedavisi görüyordu. Yine de araştırmacı titizliği devam ediyordu. Bir iki belge beklediğini söyleyerek baskıyı erteletmişti. Sorduğumda da “Bu kitabın ikinci baskısı çok zor, olsa da ben görebilir miyim bilmiyorum? İçime sinen bir kitap olsun istiyorum.” demişti.

2017 yılının Ağustosunda, sekiz yıldır beklediğimiz hac, yedekten çıkmıştı. 22 Ağustosta yola çıkmak zorundaydık. Yedekten sıra geldiği için, iki ayağımız bir pabuçta ancak işlemleri yetiştirebildik. Çok istememe rağmen, Aydınla yüz yüze görüşmek kısmet olmadı.

Telefonda uzun uzun konuştuk. Sesi de iyi geliyordu. Yine Kafkasya ve yine kitap konusuydu gündem. Vedalaştık. Bana “Peygamberimize selam söyle, benim için de dua et demişti.” Allah şahit ki, Kabe’de ilk tavafımı Aydın’ın ismine yaptım.

Müzmin hastalık içten içe kemirmişti bünyesini. Son nefesine kadar direndi. Son nefesinden bir gün önce bile kitabı üzerinde çalışmış. 14 Eylül 2017 tarihinde, ani bir kriz onu aramızdan aldı. “Ağaçlar ayakta ölür.” sözünü çağrıştırır gibi, son dakikasına kadar dik durdu.

Aydın Turan çok genç denecek bir yaşta aramızdan ayrıldı. Belki ardında ciltler dolusu kitaplar bırakmadı. Bağımsız Kuzey Kafkasya ideali ve onun öncüleri hakkında yaptığı titiz çalışmalarla bir dönemin aydınlanmasına öncülük etti.

Yaşasaydı, eminim ki daha çok fazla işlere imzasını atacaktı. Yetiştirmeye çalıştığı birçok gencin fikri yapılarını olgunlaştırabileceği gibi, yeni gençlere de öncülük edecekti.

Aydın, ardında vefalı arkadaşlar ve heyecanlı bir genç gurubu bıraktı. Birleşik Kafkasya Derneğinden dava arkadaşları, Nail Sönmez ve Orhan Doğbay, ölümünden sonra Aydın’ın farklı mecralarda yayınlanan yazıları, demeçleri ve konferanslarını bir araya getirerek “Birleşik Kafkasya İdealine Adanan bir Ömür M. Aydın Turan” adıyla kitaplaştırdılar.

Haberi aldığımda, Hac görevi için Mekke’deydim. Üstelik de; Beytullah’ta tavaf sonrası dinlenmedeydim. Tek yapabildiğim şey, kalabalıkları yararak, o mübarek Kabe’nin örtüsüne tutunarak ağlamak ve uzun uzun dua etmek oldu.

O şimdi 1864 yılında büyük sıkıntı ve eziyetler altında vatanlarından koparılan, vatanlarına hasret olarak kara toprağın bağrına giren soydaşları ile birlikte, Ketenciler Köyü mezarlığında ebedi uykusunu uyuyor.

Rabbim mekanını cennet kılsın!

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Email this to someone

Yorumlar