referandum-3-e1486366413290

Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı Kafkasyalılar ve Anayasa Referandumu

Türkiye’de yaşayan, bu “Ülke”de yaşayan “Millet”in unsurlarından biri olan Kuzey Kafkasyalıların geçmişten bu yana Türkiye’nin birlik ve beraberliğine ilişkin (siyasi) tutumları nasıl değerlendirilebilir ve bu değerlendirmeden hangi sosyolojik sonuçlar elde edilebilir?

Bu değerlendirme için bazı ön kabuller kullanılmıştır. Bunlardan ilki, Kuzey Kafkasyalılar için sembolik ve önemli bir tarih olan “1864” yılı bağlam kabul edilmiştir. İkincisi, “Ülke”nin sınırları, analizin amacına uygun olarak; dün Osmanlı Devleti’nin tarihi sınırları, bugün ise Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi sınırları çerçevesinde ele alınmıştır. Bir diğeri, değerlendirme konusu Kuzey Kafkasyalıların, 1864 yılından önce de bu “Ülke”de yaşıyor oldukları kabul edilmiştir. Sonuncusu, bir genelleme ile tüm Kafkasyalıların (yaş grubuna bağlı olmaksızın) kendi kültürel değerlerine ve özgürlük duygusuna çok önem verdikleri ve ona bağlı kalmaya çalıştıklarıdır.

Kafkasyalıların 1864 yılının hem öncesinde hem de sonrasında bu toprakların savunmasında yer aldıkları, birey ve kamu görevlisi olarak ‘Ülke’lerine çeşitli hizmetlerde bulundukları konusunda tartışma bulunmamaktadır. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki etkileri bilinmektedir.

Peki nasıl olur da Kafkasyalılar hem İstanbul Hükümeti hem de Anadolu Hükümeti içinde aynı anda yer almakta bir beis görmemişlerdir?

Peki nasıl olur da Kafkasyalılar hem Anayasa Referandumu’nda Evet cephesinde hem de Hayır cephesinde aynı anda yer alabileceklerdir?

Benzeri soruların sayısı arttırılabilirse de, öncelikle ilk iki soruya kolayca verilecek yanıtlar vardır. Muhtemelen en kolayı ve sorunsuzu da “Bir elin parmakları hep aynı mıdır?” olacaktır. Oysa kültürel ve bir üst ahlak olarak kesin ve keskin benzerliklerini, birlikteliklerini dile getiren Kafkasyalılar için, bu sorunun tarihsel ve sosyolojik başka yanıtları olmalıdır!..

Bunun tarihsel olarak Kafkasyalılara özgü yanıtı “bireysel özgürlükleri”ne düşkün oluşlarıdır, denilebilir mi?

Kısaca açmaya çalışalım: Herhangi bir Kuzey Kafkasyalı birey kaçınılmaz olarak, yaşıyor olduğu “Ülke”nin toplumu içinde, kendi ailesinin (sülalesinin değil) tarihsel sürecine bağlı olarak, herhangi bir toplumsal katmana veya yaşam alanına denk gelerek, bu katmanın siyasi, iktisadi, dinî, kültürel ve benzeri tutumlarını benimsemiştir. Zaman içinde kendi katmanının uyuşmadığı herhangi bir potansiyel durum ile kaçınılmaz olarak çatışmış olabilir. Fakat bu çatışmanın güdüsü; bir kenarda o katmanın çıkarları gibi duruyor olsa da ondan daha çok “bireysel özgürlük” arayışıdır. Bu arayış onu son derece çatışmacı ve ısrarcı bir pozisyona itebilmektedir.

Diğer taraftan, artık içinde yaşadıkları toplumsal katmanı sadece kendileri belirlemedikleri tümüyle ve her yönü ile toplumsal süreçlerin sonunda ilgili katmanda yer aldıkları için, son kertede “bireysel özgürlükleri” de sosyolojik şartlara bağlı bir anlam kazanmış oluyor. Ve maalesef bu güdü artık tek başına eskisi gibi bir anlam ifade etmiyor. Bir Kafkasyalı için “özgürlük” kavramının eskisi gibi kutsal bir anlam kazanabilmesi, ancak bu duygunun veya idealin içinde yaşadığı toplumun “özgürlük” kavramına dahil edilmesi ile mümkün olabilir. Böylelikle bu kavramın karşılık geleceği, kutsal, asil, kahraman ve benzeri kavramların da bu şekilde içleri tekrar doldurulabilecek, içinde yaşanılan topluma transfer de edilebilecektir. Bu duygunun nesnel bir zemine, bir toprağa bağlılığa, bir vatanın geleceğine tekabül etmesi gerekmektedir, geçmişte de aslında tam böyle olmuştur.

Gelelim sosyolojik yanıtımıza veya başka bir ifade ile kanıtımıza… Bu aşamada Kafkasyalıları da doğrudan etkileyen, bu “Ülke”de yaşanan ve aslında çok bilinen, siyasi ve tarihsel aşamalardan yararlanmak istiyoruz. Bu aşamalar; (1) İstanbul’un İşgali ve Birinci TBMM Hükümeti, (2) Cumhuriyet’in İlanı ve Tek Partili Dönem, (3) Çok Partili Hayata Geçiş ve Darbeler, (4) İktisadi Gelişme, Kente Göç ve Asimilasyon, son olarak da (5) Anayasa Referandumu ve Özgürlük Arayışı… Her aşamanın, Kafkasyalılar için yeni bir gelecek kurma ümidi taşıdığına da tanık oluyoruz.

En genel hatları ile bu tarihsel aşamaların tamamının ve “Ülke”miz için anlamının özgürlük arayışı ve/veya kavgası olarak ifade edilebileceğine inanıyoruz. (Aslında bu “kavga” hiç fark edilmeyen tarafı ile bir “Xabze/Alöyfe Arayışı ve Kavgası”dır. Başka bir değerlendirmenin konusu olduğu için sadece değinerek, şimdilik ayrıntıya girmemeyi tercih ediyorum.)

Birinci Olgu: İstanbul’un İşgali ve Birinci TBMM Hükümeti

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda İstanbul işgali yaşanır (1918). Bu işgalin iki sonucu olur; ilki İstanbul Hükümeti şeklinde ifade edilen, Osmanlı Devleti’nin kendini bu işgalden kurtarma çabası, ikinci ise Anadolu’da başlayan direniştir. (Anadolu direnişinin de, Osmanlı Devleti kuvvetlerine bağlı olarak örgütlenmesi konusu bu ayırımın amacına zarar vermez.) Anadolu’da başlayan hareket 2 yıl sonra Ankara Hükümeti’nin kurulması ile devam edecektir.

Birinci Kanıt: Her iki hükümetin faaliyetlerinde doğrudan ve etkili olarak yer alan Kafkasyalılar bulunmaktadır. İlk grup bağlı oldukları ve işgale uğrayan Devlet’i kurtarmak için (özgürlüklerini kaybetmemek için) mücadele edenler, diğer tarafta işgal güçlerine karşı Anadolu’da direnişi örgütleyerek (özgürlüklerini kazanmak için) mücadele edenler. İlk olgu, Anadolu direnişindeki Kafkasyalıların rolü ve 1920’de kurulun TBMM’nin ilk hükümetinde güçlü bir şekilde yer almaları ile kanıtlanabilir.

Birinci Birikim: Ülkenin geleceğini kurmaya yönelik etkileri kanıtlanmıştır.

İkinci Olgu: Cumhuriyet’in İlanı ve Tek Partili Dönem

Cumhuriyet’in ilanı ve İkinci TBMM Hükümeti sonrasında, Türkiye 1950 yılına kadar Tek Partili Dönem’i yaşayacaktır. Cumhuriyet’in kuruluşunda aktif ve etkili görev alan Kafkasyalı kadrolar, bir “Ulus” oluşturma süreci içinde tasfiye edilecek ve varlıkları görünmez hale gelecektir. Bir tür “ara dönem” diyebileceğimiz Tek Parti Rejimi içinde kalan ve görev yapan Kafkasyalıların, en azından Kafkasyalı özelliklerinin çok bilinmemesi bundan kaynaklanıyor olabilir. Kaçınılmaz olarak refleksleri bu “ara dönem”in sürdürülmesi, korunması yönünde gerçekleşecektir.

İkinci Kanıt: Bu dönemde genel olarak Kafkasyalıların özgürlük arayışları bu kez kültürel olarak, kendilerini içinde yaşadıkları siyasi atmosferden ve toplumdan soyutlayarak, korumak ve gerçekleştirmek anlamına gelmiştir. Tek parti rejimi içinde yer alan sessiz grup ise kendilerini Kafkasyalı olarak geleceğe transfer edemeyeceklerdir.

İkinci Birikim: Kendilerini toplumsal olarak soyutlamak oldukça geniş bir Kafkasyalı kitlenin iktisaden fakirleşmesine neden olsa da gösterdikleri bu direnç onları ve kültürler değerlerini geleceğe taşıyacaktır.

Üçüncü Olgu: Çok Partili Hayata Geçiş ve Darbeler

1950 yılından itibaren uluslararası konjonktürün de etkisi ile çok partili hayata geçiş, tüm diğer unsurlar gibi Kafkasyalıların da “millet” içine varlıkları ile ortaya çıktıkları, kendilerini bir önceki dönemde yer aldıkları yarı-resmî kurumsal veya sivil katmana göre, bu kez siyasi olarak konumlandıkları bir dönem olmuştur. Bu dönem darbeler ile çok kesintilidir ancak her kesinti sonrası bir tür demokratik açılım süreci denenmiştir, ardından tekrar bir kesinti ve darbe süreci yaşanmıştır.

Üçüncü Kanıt: Bütün kesintilere ve kayıplarına rağmen kültürel olarak bir canlanma dönemidir. Kültürel kimlik ve özelliklerin, gelişen tarım ekonomisine bağlı olarak önce köylerde, sonra kısmen şehirlerde entellektüel hayatta, yeniden kurgulandığı ve oluşturulduğu bir gelişme dönemidir.

Üçüncü Birikim: Şehirlerde entellektüel birikim, köylerde tatbikatın birlikte sağlanması yeniden kültürel güçlenmeyi ve birikimi sağlayarak, geleceğe uzanan ciddi bir potansiyel üretmiştir.

Dördüncü Olgu: İktisadi Gelişme, Kente Göç ve Asimilasyon

1980 yılında yine bir darbenin ve kesintinin ardından Türkiye’nin Dünya ekonomisine açılması ve yeni bir deneyim kazanması söz konusu olacaktır. Bu kez özgürlüğün ve iktisadi gelişmenin maliyeti çok daha yüksek olacaktır. Bu darbe öncesinde yaşanan siyasi kargaşanın yeni döneme etkisi, köyden kente hızlanan göç ile birlikte, gecikmeli olarak da olsa, sivil toplum örgütlenmesinde etkisini gösterecektir. Bu örgütlenme, kendisini sadece siyasi kanadın bir tarafında değil, gelişmeye daha çok açık uluslararası ilişkilerdeki etkinliğinin artması ve özgürleşme ortamı ile Türkiye dışındaki gruplarla da iletişime geçirecektir. Abhazya ve Çeçenistan savaşları bunun en dramatik örneği olacaktır. Bu iletişim sadece Atavatan Kafkasya ile değil, diğer ülkelerdeki diaspora unsurları ile de yaşanacaktır. Ne yazık ki bu dönem yine bir vesayet girişimi ile sonlanmıştır. 28 Şubat tarihi düşülen darbenin, Türkiye’nin geleceğinde nasıl komplikasyonlar ürettiği hâlâ yeteri kadar anlaşılamamıştır. Bu sürece katılan veya destek veren Kafkasyalılar varsa bile, bugün onları kimse hatırlamamaktadır ve bir anlamda yine tarihten silinmiş oldukları kabul edilebilir.

Dördüncü Kanıt: “Ülke”yi geleceğe taşımak konusunda diğer unsurlardan geri kalmamış, iktisadi ve siyasi maliyetlere birlikte katlanmış, kendi sivil toplum örgütleri ile kültürel asimilasyona direnerek, toplumsal sorumluluklar alarak, bu anlamda yeni bir deneyimi geleceğe transfer etmişlerdir.

Dördüncü Birikim: En zayıf birikim bu dönemdedir. Çünkü asimilasyon sadece kültürel olarak değil, siyasi olarak da yüksek oranda başarılı olmuştur. Kafkasyalılar ilk kez değilse de yaygın olarak, kendilerine yabancı refleksler ile işbirliği içine girmiş, girmek zorunda kalmışlardır. Bütünüyle folklorik düzeyde yürüyen ve ciddi anlamda yıpranan Kafkasyalı değerleri, yerine konulamayacak bir aşınmaya uğramıştır. Birikim; kendini bir yandan folklorik olarak ifade etmek konusunda, diğer yandan ve daha güçlü bir şekilde sivil toplum örgütlenmelerinin sayısının ve yaygınlığının artmasında aranabilir. Entellektüel düzey gelişmeye devam etmekle beraber, herhangi bir kazanıma adını verememiştir. Bunun nedeni Kafkasyalıların, entellektüel üretimin istikametine ve niyetindeki belirsizliğe olan güvensizlikleri olabilir.

Beşinci Olgu: Anayasa Referandumu ve Özgürlük Arayışı

Kafkasyalıların yaklaşık olarak 2000 yılından itibaren yaşanan hızlı iktisadi gelişmede ne kadar yer aldıkları değerlendirilmelidir. Ancak siyasi gelişmeye tam bir uyum göstermişler, bireysel katkılarını daha önce olduğu gibi yinelemişlerdir. Bu dönemde yaşanan en önemli sorun, yarı-resmî kurumsal katmanlara mensup Kafkasyalı grup ile yaşadıkları sessiz ama açık çatışmadır. Bir önceki dönemin etkin unsurları arasında yer alan ve kültürün kısmen taşıyıcısı değil ise de sözcüsü olan sivil toplum örgütleri çok yavaş da olsa, hem yönetim olarak gençleşmeye, hem de siyasi kamplarından kurtulmaya başlamışlardır. 15 Temmuz darbe girişiminde “Millet”in tam bir unsuru ve tamamlayıcısı olarak yer almışlardır. Kafkasyalılar arasında yapılacak olası anket çalışmaları, “en az” içinde yaşadıkları toplum kadar özgürlük arayışında olduklarını kanıtlayacaktır. Buna karşın istisnai örnek ve olgular dışında entellektüellerine olan güven sorunu devam etmiştir. Bu güven sorunu, biraz gecikmeli olarak da olsa, Tek Parti Rejimi döneminde Türk halkının aydınlarına karşı yaşadığı güvensizlik durumunu hatırlatmaktadır. (Bu hususun ayrıca incelenmesi, daha önce ifade ettiğimiz Xabze/Alöyfe arayışı bağlamında oldukça kritik görünmektedir.)

Beşinci Kanıt: (Süreç yaşanmadığı için kanıtımız spekülatiftir). Tüm kritik geçişlerde olduğu gibi, temel karakterleri bağımsızlık olan Kafkasyalılar, içinde yaşadıkları “Millet”in tüm unsurlarından daha çok, “Ülke”nin bu kez “Millet”i ile birlikte geleceğini kurmak için en önde yer almışlar ve tüm vesayetlerin artık millete aktarılmasında önderlik etmişlerdir. Başkanlık sistemini; halkın doğrudan “Devlet”i yönetmeye aday olduğu bir durum olarak; “Ülke”nin iktisadi ve askerî olarak tehdit altında olmasını yüksek bir maliyet, mevzuatın içeriğine ilişkin sorunları ise, her dönemde olduğu gibi geleceği kurmanın bu kez düşük bir maliyeti olarak algılamışlardır.

Beşinci Birikim: (Süreç yaşanmadığı için beklenen birikim ümitvar oluşumuzla ilgilidir ve yine spekülatiftir). Kendi özgürlük arayışlarını, bu “Millet”in özgürlük arayışına kattıkları ölçüde, hem “Ülke”nin geleceğini, hem de kendi kültürel varlıklarını güçlü bir şekilde kuracaklardır. Kafkasyalıların, Kafkasyalı olma özelliklerinin ilk şartı “özgürlüktür”. Sadece birey olarak kendilerinin değil, Türkiye’nin de özgürlüğüdür. Sivil toplum örgütleri yarı-resmî kamplarından kurtularak, özgün Kafkasyalı duruş ve iş yapma biçimleri ile, “Millet” için toplumsal projelerin sahibi olacaklardır. Bu aynı zamanda kültürel ve siyasi asimilasyonu tersine çevirecek, içinde yaşadıkları topluma kültürel transferi başlattıkları bir dönem olacaktır. Millet iradesine dayalı özgürlüklerin genişleyeceği güçlü bir Türkiye, onları da bu kez geri dönüşü olmayacak bir şekilde geleceğe taşıyacaktır.

Sonuç: Kuzey Kafkasyalılar kendilerini, içlerinde yaşadıkları tarihsel süreçlerin ötesine, ilerisine atabildikleri ölçüde hem bireysel hem kültürel özgürlüklerini bazen kısmen, bazen tamamen koruyabilmişler, aksi takdirde siyasi, iktisadi, toplumsal, tarihsel, kültürel ve hatta bireysel olarak yok olmuşlardır.

Bu kez de kendilerini içinde yaşadıkları “Ülke”nin özgürlük ümidi ile geleceğe taşıyabildikleri ölçüde, gelecekten ümitvar olmaya devam edeceklerdir. Ne yazık ki Kafkasyalılar hiçbir zaman tam bir birlik içinde bunu yapamamışlar, her zaman içlerinden bir bölümünü (ki önemli donanımları ve birikimleri olan bir bölümünü) geleceklerini, özgürlüklerini kazanırken kaybetmişlerdir. Bu bir anlamda kaderleri veya sınavlarıdır.

Bugün artık hatırlanamayan bazı Kafkasyalılar için, içinde yaşadıkları “toplumsal katman”ların, gelecek planlarındaki pozisyonları, kaçınılmaz olarak ve maalesef kesin hüküm anlamına gelmiştir. Söz konusu Kafkasyalılar, de-facto kabul ettiğimiz “bireysel özgürlükleri”ne düşkün tabiatlarına karşın, inanılmaz bir çelişki ile ve sosyolojik olarak, “Ülke”nin şartlarında “Devlet”in ürettiği yarı-resmî kurumsal katmanlara mahkûm olmuşlardır. Bu tehlike nedeniyle, Kafkasyalılar gelecek tasavvurlarında; özgürlük arayışlarını, bu “mahkûmiyetin” ötesine taşıyabildikleri ölçüde yaşama ve yaşatma şansı bulacaklardır.

Bu nedenle ne kadar çok Kafkasyalı münevver, halkı ile beraber “Geleceğin Türkiye”sine göç edebilirse, bu ümit daha güçlü yaşamaya devam edebilecektir…

Rahmi Deniz Özbay kimdir?

1966 Yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bolümü Muhasebe Finansman Uzmanlık Alanında lisans eğitimini tamamladı. Yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalında tamamladı. Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi, İktisat Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

2007 yılında aynı üniversitenin İktisat Bölümü’nde Yardımcı Doçent kadrosuna atandı. 2011 yılında Doçent unvanını, 2016 yılında Profesörlük ünvanını kazandı. 2007-2009 yılları arasında Marmara Üniversitesi, Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü ile, 2011-2012 yılları arasında ise Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde müdür yardımcısı olarak çalıştı. 2011-2014 yılları arasında aynı Üniversitede Rektör danışmanı ve 2012-2013 yılları arasında ise İktisat Fakültesi’nde Dekan yardımcısı olarak görev yaptı.

Yazarın, uluslararası ve ulusal kongrelerde sunduğu bildirileri ve uluslararası ve ulusal hakemli dergilerde makaleleri bulunmaktadır. Eserleri arasında “Kafkasya Ülkeleri ve Kırım’ın Sosyo-Ekonomik-Siyasi Statüleri ve Kısa Tarihleri” ile “Kuzey Kafkasya’dan Göçler ve Türkiye’de Kafkasyalılar” isimli daha önce yayınlanmış çalışmaları bulunmaktadır. Kafkas Vakfı Kurucular Kurulu Üyesi olan Özbay evli ve iki çocuk babasıdır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Email this to someone