Çatışan ve çelişen ilgiler kesişiminde Kafkasya

İnsanlığın en eski yerleşimlerinden biri olan Kafkasya, tarih boyunca savaş ve göçlerle yerleşen, ancak zamanla Kafkasyalılaşan halklara beşiklik etmiştir.

Mitolojik dönemden bu yana birçok insanın zihninde hayallerin ve tarihi varsayımların birbirine karıştığı ve herkesin kendi kültürel geçmişine göre farklı çağrışımlarla tasavvur ettiği Kafkasya, etnologlar ve dilbilimciler için de bitmek tükenmek bilmeyen bir hazine. Bugünün Kafkasya’sı ise mitolojinin ve hayallerin ötesinde, gerçek bir jeopolitik değere sahip.

Kafkas sıradağlarının kuzeyinde ve güneyinde kalan ülkelerin ve özerk cumhuriyetlerin yer aldığı bölgenin “Kafkasya” olarak adlandırılması, artık siyasi coğrafya literatürüne kalıcı şekilde yerleşmiş durumda. Rusların “Zakavkas” (yani “Kafkas ötesi”) ayrımının yanı sıra, Kafkasya’yı sıra dağlarının ekseninde “Kuzey Kafkasya” ve “Güney Kafkasya” olarak ayırmak da artık literatürde yerleşik bir uygulamaya dönüştü.

İnsanlığın en eski yerleşimlerinden biri olan Kafkasya, tarih boyunca savaş ve göçlerle yerleşen, ancak zamanla Kafkasyalılaşan halklara beşiklik etmiştir. Büyük imparatorlukların birçoğu için Kafkasya bir güzergah veya yurt olmanın ötesinde, alınması güç ve meydan okunacak, güç ispatlanacak bir coğrafya olarak görülmüştür. Orta Asya, İran ve son 200 yılda ise Rusya için, geniş step ve ovalardan sonra ele geçirilmesi gereken, zorlu ve büyüleyici bir yurt olarak görülmüştür.

Kuzey Kafkasyalılar farklı dil ve lehçelere sahip, çoğunluğu tarih boyunca birbiriyle kaynaşmış, ortak kültür ve psikolojiye sahip halklardan oluşuyor. Bugünün Kuzey Kafkasya’sı Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan, Çeçenistan, İnguşetya Kabardey-Balkar, Kuzey Osetya, Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyetleri ile Adige Özerk Bölgesi’nden oluşur. Hint-Avrupa kökenli Osetler dışındaki topluluklar, yerli Kafkas ve Türk halklarından oluşur.

Güney Kafkasya denildiğinde ise Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan gibi bağımsız devletler ile (Azerbaycan’a bağlı) Nahçıvan, Karabağ, (Gürcistan’a bağlı) Acara Özerk bölgeleri ve (Gürcistan’a karşı savaş yoluyla katılan) Güney Osetya ve Abhazya anlaşılır. Bugünkü tablodan farklı olarak, 19. yüzyıla gelene kadar, henüz büyük çaplı göçler yaşanmadığı için, Gürcistan ve Ermenistan’ın bugünkü sınırları içinde önemli bir Müslüman ve Türk nüfus yaşamaktaydı.

Buraya kadar genel yapısını özetlediğimiz Kafkasya bölgesi, her ne kadar kültürel açıdan birbirine yakın halkların bir kompozisyonu görüntüsü verse de, özellikle din ve dil bakımında birbirinden ayrılan veya bir yönüyle de birbirine yakınlaşan halklar denkleminde, bölgeyi tanımayanlar için karmaşık bir tablo arz eder. Örneğin Güney Kafkasyalı bir Ermeni ile bir Dağıstanlının kültür ve psikolojisi birbirine hiçbir şekilde benzemez. Fakat Dağıstan’dan bir Kumuk ile Karaçay-Çerkes’ten herhangi bir kişi birbiriyle kültürel açıdan sayısız benzerlikler bulabilir.

Rusya açısından Kafkasya

1552’de Altın Ordu imparatorluğunun devamı olan Kazan Hanlığının düşmesinden sonra, güneye inebilmenin stratejik geçiş yolu olarak görülen Kafkasya’yı almak Ruslar için bir tutkuya ve hatta saplantıya dönüşmüştü. Rusya burayı sadece bir geçiş yolu olarak değil, aynı zamanda güneyindeki bütün ülkelere karşı muhkem ve dağlık bir kale olarak kullanmayı planlıyordu.

Kafkasya gibi zorlu, maliyetli ve riskli bir coğrafyada bulunmak, zannedilenin aksine ekonomik gerekçelere dayanmıyordu. Çünkü Rusya’nın henüz petrol ve doğalgaz yataklarının önemli bir enerji kaynağı olduğunun bilinmediği 16 ve 17. yüzyıllarda bölgeye saldırmaya başlaması, konunun ekonomik sebeplerden çok jeopolitik gerekçelere dayandığını gösteriyor.

Kafkasya bölgesi 200 yıl boyunca, Rusya’nın (özellikle Güney Kafkasya’nın [Oset ve Ermeniler gibi çoğunluğu Hristiyan] halklarıyla maliyetli, ancak güvensiz ittifakı ve Kozakların sadakatiyle) içeriden ve dışarıdan saldırılarına maruz kaldı. Dağıstan, Çeçenistan ve İnguşetya’dan oluşan kuzeydoğu Kafkasya bölgesini ancak 200 yıl sonra istila edebilmek, Ruslar açısından ekonomik, askeri ve psikolojik maliyetlerin sadece bir kısmını göstermektedir. Bugün bölge (Rus milliyetçisi partilerin bir zamanlar Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri için söyledikleri gibi) yüksek maliyetli ve riskli olduğundan, Rusya’nın menfaatleri açısından, gerektiğinde göz ardı edilebilecek bir coğrafyadır.

Çeçenistan, Abhazya, Güney Osetya gibi uluslararası hale gelmiş sıcak çatışma alanlarının yanı sıra, şu anda Dağıstan’da olduğu gibi, Rusya Federasyonu açısından bölge sürekli güvenlik krizi ve tehdit algısı üretmektedir.

Bunların yanı sıra, Ruslar tarafından, yakın akraba halkları ikiye, üçe bölerek daha uzak komşu ve akraba halklarla toprak itilafları doğuracak şekilde idari taksimat yapılması, bugün gerek Ruslar gerekse bölge halkları için diğer bir risk alanını oluşturmaktadır.

Mesela Ruslar siyasi coğrafyayı taksim ederken, aynı dili konuşan Karaçay ve Balkarları bölerken, onlardan farklı, ancak birbiriyle aynı dili konuşan Kabardey ve Çerkesleri farklı iki cumhuriyette birbirinden ayırmışlardır. İnguşlar ve Osetler arasında, hatta yakın akraba olan Çeçenlerle İnguşlar arasında ve Dağıstan’ın tarihi sınırları konusunda sonradan türetilmiş ihtilaflar, açık yaralar olarak bırakılmıştır.

Kuzeybatı Kafkasya’da ise 1864 yılında Ruslarla Adige-Ubıhlar arasında Kızıl Vadi’de (Kabaadeh, Krasnaya Polyana) yaşanan büyük, kanlı ve orantısız savaştan sonra büyük bir trajedi ve sürgün yaşanmıştır. Boşaltılan topraklara Rus Kozakları (Kozzaki) yerleştirilerek bölgenin demografisi vahşice değiştirilmiştir.

Bu denli uzun ve ısrarlı bir Kafkasya politikasının izlenmesi, Ruslar açısından bugüne kadar Kafkasya jeopolitiğine verilen önemi göstermesi bakımından yeterlidir. Ayrıca Rusya’nın bölgede 200 yılı aşan varlığı, bölgenin tamamı üzerinde hâkimiyet kurma veya en azından nüfuzunu yitirmeme gayretlerini anlamlı kılmaktadır.

Rusya Abhazya ve Osetya dolayısıyla Gürcistan’la savaşmış, Karabağ’ın Ermeniler tarafından işgali konusunda (problemin çözüm anahtarı elinde olmasına rağmen kullanmayan bir devlet olarak) Azerbaycan halkının güvenini zaman içinde kaybetmiştir. Tarihi müttefik olarak gördüğü Ermenistan ise demografik ve ekonomik çöküşten çıkamayan zayıf bir müttefik olarak kalmıştır.

Rusya’nın etnik tansiyonu artıran ve gerilim hatlarını diri tutan yeni milliyetler politikası resmi olarak açıklanmasa da, federasyonun Ruslarla birlikte kurucu unsurları olan Tatar, Çuvaş, Başkurt, Kabardey, Avar, Kumuk, Yakut, Oset, Dargi, Karaçay-Balkar, Lezgi, Nenets, Udmurt gibi diğer birçok etnik grubun dil ve kültürel özellikleri konusunda, Sovyetler Birliği döneminden bile katbekat geriye gidiş yaşanmıştır. Sovyetlerin tanıdığı haklar bile Rusya Federasyonu’nun geri aldığı haklar olarak kayda geçmiştir. Örneğin ilkokullarda belirli sınıflarda ve belirli ders saati içinde verilen anadillerdeki dersler zaman içinde tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu konuda alınan merkezî bir kararla, Rusça haricindeki bütün dillere ölümcül bir darbe vurulmuştur. Bu tür yok sayma politikaları, Rusya’nın aşırı kaygılı güvenlik politikasının bir parçası olarak barışçıl bir atmosfer oluşmasına izin vermemekte, tam aksine güvensizliği telkin etmektedir. Halbuki Rusya Federasyonu gibi devlet geleneği olan büyük bir ülkenin, barışı artırma yönünde bundan çok daha iyisini başarması beklenirdi.

Türkiye açısından Kafkasya

Türkiye açısından Kafkasya birden çok yönüyle önemlidir. Tarih boyunca Türk halklarının ve otokton Kafkas halklarının mekanı olan Kafkasya ile Türkiye arasında, tarihi derinlik taşıyan kültürel bağlar vardır. Kuzey Kafkasya bölgesinin, tarih boyunca Hunlar ve Asya Avarları gibi Türk halklarıyla iç içe yaşaması ve bölgenin Hazar imparatorluğu dönemi boyunca Türk kültür sahasında kalması, bu yakınlığın en kadim sebeplerinden biridir. Kafkasya’nın daha yakın dönemde Altın Ordu Devleti, Kırım Hanlığı, Astrahan Hanlığı gibi Türk-Tatar hanlıklarıyla yakın teması olmuş ve karşılıklı büyük bir kültür alışverişi olmuştur.

16. yüzyıldan itibaren münferiden, 19. yüzyılda ise kitlesel göçlerle milyonlarca Kafkasyalı Osmanlı devletine sürülmüş ve Anadolu’yu yeni vatanları olarak mesken tutmuşlardır. Bu unsurlar, imparatorluğun yıkılması döneminde ve Cumhuriyetin kurulmasından önceki bütün savaşlarda, en alttan en üst rütbelere kadar gönüllü olarak görev almışlardır. Kafkas kökenliler gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde hiçbir ayrıma maruz kalmadan her türlü görevde bulunmuşlardır. Türk ve Kafkas kültürlerinin yakınlığı ve iç içe geçmiş olması dolayısıyla, Anadolu ve Kafkasya arasındaki karşılıklı sempati bugüne dek eksilmemiştir.

Güney ve Kuzey Kafkasya bölgesinde Azerbaycan, Dağıstan, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar bölgelerinde 11 milyona yakın insan Türkçe ve Türkçenin şivelerini konuşmaktadır. Azerbaycanlı, Terekeme, Kumuk, Nogay, Karaçay-Balkar ve Stavropol Türkmenleri bölgedeki Türk halklarındandır. Adige, Avar, Çeçen, İnguş, Dargi, Lezgi, Lak gibi Kafkasya bölgesinin otokton ve Kafkas halkları, müziklerinden yemeklerine kadar Türkiye’de bilinen ve sempatiyle bakılan ortak Kafkas kültürünün birer parçasıdır.

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında ve hatta 1918 yılında bile, Kafkasya’ya son destek girişimleri olarak askeri müdahaleler yapılmaya çalışılmıştır. Kuzey Kafkasya’da 1918 yılında kurulup üç yıl yaşayan Kuzey Kafkasya Dağlı Halklar Federasyonu’na Birinci Dünya Savaşı’nın ağır şartlarına rağmen bigâne kalınmamış, Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu ile sınırlı ölçüde de olsa destek verilmiştir.

Ve diğerleri

Bölge ile ilgisi olan İran’ın, Nadir Şah döneminde Dağıstan bölgesine girmesi, yerli halkların hafızasında İran’la ilgili iyi bir hatıra bırakmamıştır. İran’ın Azerbaycan üzerinde sürekli olarak mezhepsel politikalar işlemeye çalışmasına da Azerbaycan halkı sempatiyle yaklaşmıyor. Ülkeyi uzun vadede mezhep temelinde ilkel bir ayrımcılığa sürükleyecek her türlü girişime halk oldukça mesafeli. Kuzey Kafkasya bölgesiyle ilgilenmeye çalışmasına rağmen, aynen Suudiler gibi “mezhepçi” tutumları dolayısıyla, İran’ın Kafkasya’nın kuzeyinde hiçbir şansı görünmüyor. Fakat “1979 Devrimi ihracı” saplantısının, “mezhep ihracı” formatıyla, Orta Asya’dan Afrika’ya ve Kafkasya’ya kadar her yerde denendiği görülüyor.

Bölgeyle ilgisini kesmeyen diğer bir ülke ise ABD. Azerbaycan ve Gürcistan’la ilişkilerini 1990’lardaki bağımsızlığın ilk yıllarına göre oldukça iyi bir seviyeye yükselten ABD, enerji kaynaklarını da, etnik tansiyonu da (bölgelere maliyeti ne olursa olsun) her zaman kendi lehine çevirme fırsatçılığında. Son 30 yılda Ortadoğu’da yaşanan vesayet savaşları da bunun ipuçlarını veriyor.

Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak, Kafkasya bölgesi bugün birçok devletin farklı gerekçelerle ilgilendiği bir coğrafya görüntüsünde. Rusya, ABD ve İran’ın bölgeyle ilgilenme sebepleri birbiriyle hiç benzeşmiyor. Bölgeyle ilgisi tarihi, etnik, dini, kültürel ve insani sebeplere dayanan Türkiye ise kan dökülmeksizin herkesin barış içinde yaşayabileceği huzurlu bir Kafkasya’dan yana.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Tweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Email this to someone